Malumunuz. Sansür Türk basınının büyük derdi. Her yerde sansür var, kimse istediğini dilediğince yazamıyor. Ama yazıyormuş, hiç sansür yokmuş gibi yapıyor. En azından bir kısmı. Ama herkes biliyor ki, şu anda Türkiye'de büyük bir sansür var. Sadece istenilen haberler bize, istenildiği şekliyle iletiliyor.
E bu yeni bir haber değil. Eskiden de böyleymiş. Teee Osmanlı devrinde. Örnek mi istiyorsunuz? Ahanda örnek: Karagöz gazetesi
Böyle bakınca her şey normal görünüyor. Ama bir de arka sayfasına bakalım:
Sayfasının üst yarısı bomboş. Ve bu bomboş alanda bir yazı. Şöyle diyor:
Resim, Sansür tarafından tayy edilmiştir. (kesilmiş, kaldırılmıştır)
Şimdi bir soru soruyorum. Hangisi daha şereflice? Sansüre uğrayıp, bunu okuruna aynen söyleyebilmek mi, yoksa sansüre uğrayıp, uğramamış numarası yapmak mı?
Ne oldu bize? Şerefimiz, haysiyetimiz, cesaretimiz nereye gitti?
Bu gazete elime geçince, dayanamadım, hislerimi paylaşayım dedim.
Ha gazetenin tarihini merak edenlere: 25 şubat 1336, yani 1920.
18 Nisan 2013 Perşembe
28 Mart 2013 Perşembe
DÜKKAN KAZAN BEN KEPÇE
Geçtiğimiz hafta depoyu temizlemek zorunda kaldım. Korkunçtu tabii ama bu eziyet sırasında unutulmuş neler buldum neler.
Sanki bir ata benzemiyor mu?
Bunlar eski oyuncak kalıpları. 1969 tarihli. Kurşun asker dökmek için kalıp. Atlar var, kızılderililer var, kovboylar var.
Eskiden, her şey bu kadar markalaşmadan, her şey dışarıdan ithal edilmeden, Toyz ile başlayan oyuncakçı zincirleri açılmadan önceleri mahallelerde oyuncakçı amcalar olurdu. Bunların büyük bir kısmı sattıkları oyuncakların bir kısmını kendileri imal ederlerdi. Bazen de böyle kalıplar kullanarak. Bu minik kalıplar geçmiş o zamanların yadigârları. Oyuncakların henüz ruhlarının olduğu zamanlara ait yadigârlar. Bunlar Pinokyo'nun kardeşleri, Chucky'nin değil.
6 Şubat 2013 Çarşamba
OF LALA'NIN KAYBOLMUŞ SONU
Nedendir bilinmez benim daha önce yayınlamış olduğumu zannettiğim, Of Lala'nın son bölümü silinmiş. Bir arkadaşım sonunu merak etmiş, bana haber verdi. Tekrar yayınlıyorum:
-- Sizin haliniz ve sarayın matemi andıran hali nazar-ı dikkatimi celp edip cariyelere sordum. Beni payladılar ve bir şey söylemediler. Rica ederim sizi bu kadar yasa düşüren hale nedir? Deyince sultan can-ı gönülden bir ah çekip:
-- Sizin haliniz ve sarayın matemi andıran hali nazar-ı dikkatimi celp edip cariyelere sordum. Beni payladılar ve bir şey söylemediler. Rica ederim sizi bu kadar yasa düşüren hale nedir? Deyince sultan can-ı gönülden bir ah çekip:
--
Kızım, madem ki soruyorsun her ne kadar lakırdısı ile dahi fena
oluyorsam da senden çok hazzettim, söyleyeyim de merakdan kurtul:?! Bundan yedi
sene evvel on dört yaşında gayet kıymetli bir oğlum esrarengiz bir surette
kayboldu. Aratmadığımız yer
kalmadı. Her memlekete bir bölük asker
gönderdik. Tamam üç sene mütemadiyen
arattığımız halde çocuğun nam ve nişanından haber alamadık. Artık her tarafa gönderdiğimiz askerler
bulamadan ve arayacak yer kalmadı diye haber getirince o zamana kadar belki
bulunur ümidiyle beklediğim evladımın, ciğerparemin bulunacağından kat’i ümit
ederek meyusiyetle bu gördüğün hale uğradım.
Dört sene oluyor ki yatağımdan hiç kalkmadım. Ve şimdiden sonra da kalkacağım yok diye
sultan ağlamaya başlar. Kız son derece
müteessir olur, der ki:
--
Sultanım yedi senedir kaybolan evladınızı ben size bulurum! Sultan hemen kalkıp yatağının içine
oturur.
--
Alla aşkına söyle, bulacağım dedin değil mi? Yoksa ben mi yanlış anladım. Evladım nerede söyle bana çabuk söyle,
demesiyle kız der ki:
--
Sultanım benim tutup bağlayınız, dediğim adamı bağlarsanız o zaman
oğlunuzu bulurum. Yoksa başka türlü
korkarım!
Sultan hemen padişaha haber
gönderir. Padişah gelir. Sultanı yatağın içinde oturur görünce
hayrette kalır.
--
Aman sultanım, bu ne hal. Nasıl
katlınız diye sorara. Sultan dahi kızın
söylediğini padişaha anlatır. Padişah
meserretinden ne yapacağını bilemez.
Kıza der ki:
--
Kızım kimi bağlamamız lazımsa söyle de bağlayalım.
Kız:
--
Efendim, baş ağa efendiyi bağlayınız, deyince padişah hayretle
--
Sen deli mi oldun, pederimden sonra ben onu baba bilirim. Böyle hezeyan olmaz. Benim lalamdan ne istiyorsun? Der. Kız dahi:
--
Siz bilirsiniz padişahım, o bağlanmadıkça ben de şehzadeyi bulamam,
der. Sultan telaşla:
--
Aman padişahım benim bile bağlanmamı arzu etse bağlayınız. Sonradan lalanızdan özür dilersiniz. Benim
evladım bulunsun da tek, lala varsın bağlansın, der. Padişah dahi razı olur. Lalanın bir şeyden haberi yokken iki kuvvetli
adam getirtip lalayı tuttururlar.
Avludaki mermer direğe sıkı sıkı bağlatırlar. Lala ne olacağını bilmez. Şaşkın şaşkın etrafına bakınır. Lalanın bağlandığını görünce kız meydana
çıkar. Kız önden, padişah, sultan ve
saray halkı arkasından yürürler. Kız
lalanın yanına gelir. Yeleğinin cebinden
bir anahtar çıkarır. O zaman lala işi çakar. Siması bembeyaz kesilir. Kız anahtarla lalanın dolabını açıp tabağın
içindeki üç zeytini ve kuru ekmeği padişaha gösterdi:
--
İşte evladınızın gıdası bu kuru ekmekle üç tane zeytin! Der ve oradan
bahçeye çıkarlar. Yedi senedir matemden
kimse bahçeye çıkmamış olduğundan her tarafı otlar kaplamış. Otların arasından yürüyerek mahzen kapağının
olduğu yere gelirler. Kız kapağı açıp
merdivenden aşağı iner. Arkasından
diğerleri de inerler. Herkesin kulağına
bir hazin seda gelir:
--
Lala, şimdi gündüz de mi geliyorsun?
Artık dayanamıyorum. Bir de
padişah başını kaldırıp tavanda evladının asılı olduğunu görünce kendisi bir
tarafa sultan diğer tarafa yıkılıp bayılırlar.
Hemen harem ağaları şehzadeyi baygın bir halde tavandan indirirler. Padişahı, sultanı ayıltıp şehzadeyi de alıp
saraya gelirler. Hemen doktor celbiyle
tedavisine ihtimam gösterirler. Padişah
kıza sorar ki:
--
Kızım sen bu sırra nasıl vakıf oldun?
Anlat bakayım. Kız da gördüğünün
cümlesini bir bir anlatır. Herkes
lalanın ihanetine hayrette kalır.
Padişah cellada lalanın asılarak idamını emreder. Bu suretle adalet yerini bulur. Şehzadenin hastalığı açlık olduğu içün birkaç
günde tedavisi kabil olur. Padişah kıza
der ki:
--
Kızım, dile benden ne dilersen?
İstersen seni oğluma alayım.
Başka istediğin varsa, ona vereyim, ne ise arzun söyle. Kız dahi:
--
Padişahım, sağlığınızı isterim. Madem
ki bana bir iyilik etmek arzu ediyorsunuz, ben bir azat kağıdından başka bir
şey istemem. Beni azat ediniz, der. Sultan o kadar yalvarırsa da bir türlü kızı
ikna edemez. Azat kağıdını yazıp padişah
mührü basar. Kızın eline verirler. Kız saray halkı ile vedalaşıp çıkar. Doğru esircinin hanesine gider. Kapıdan içeri girer. Esirci şaşırır:
--
Kız neye kaçtın? Der. Kız azat
kağıdını gösterir. Esirci padişahın
mührünü görünce öper başına kor. Der ki:
--Kız üç günde ne yararlık gösterdin ki
seni azat ettiler. Kız dahi:
--
Senin ne vazifen, sen beni daha terbiyeli bir yere sat. Ben orada terbiye olamadım, deyince esircinin
canına minnet yüzü güler:
--
Olur kızım, sen merak ben seni bu sefer daha iyi yere satarım, der. Kız orada yine birkaç gün daha oturur. Bir gün yine padişahın sarayından bir harem
ağası gelip cariyelere bakar. Hiç birini
beğenmez. Esirci der ki:
--
İstediğiniz gibi bir cariye var ama biraz pahalıdır.
Harem ağası ne olursa olsun, der. Yine cariyeyi üç yüz liraya satar. Kızı başka odaya götürüp üç yüz lirayı
verir. Kız der ki:
--
Babacığım, ben parayı ne yapacağım?
Fakat bu defa yolumuz uzak, gurbete gidiyorum, ne olur ne olmaz elli
lira veriniz de yanımda bulunsun. Adam
kıza elli lira verir. Kız harem ağası
ile yola revan olduktan bir müddet sonra Yemen memleketine dahil olur ve
padişahın sarayına gelirler?!...
Harem ağası kızı padişahın huzuruna
çıkarır. Padişah kızı görünce:
--
Ay, ne kadar güzel pek yazık, der.
Harem ağası dahi:
--
Siz, güzel olsun, şişman olsun dediniz, bundan güzelini bulamadım,
cevabını verir. Padişah:
--
Götür gözüm görmesin, deyince lala kızı alıp doğru has bahçeye
çıkarlar. Bahçenin bir köşesinde
penceresiz köşk gibi bir şey var imiş.
Harem ağası gider onun kapısını açar, kıza der ki:
--
Haydi, içeri gir. Kız da içeri
girer. Harem ağası hemen kapıyı kapar,
kilitler, gider. Kız kapının önünde bir
müddet durur. Penceresi olmadığı için
gayet karanlık olduğundan kız gözünü karanlığa alıştırır. Etrafına bakar ki odanın bir köşesinde
zincirlere bağlı deli bir kız önünde insan kemikleri yığılmış. Kız hemen karşı cihete geçip delinin tecavüzünden
kurtulur. Cebinde bir çakısı var imiş,
başlar duvarı oymaya. Gece uykusu
gelinceye kadar epeyle oyar. Sonra
uyur. Sabah olur. Kendisinin oraya geldiği saatte yine kapı
açılır. İçeri bir kız girer. Kapı kapanır.
Kız delinin önüne doğru yürümeğe başlar.
Oduncunun kızı:
--
Kız buraya gel, sen deliden daha delisin. Niçin önüne gidiyorsun? Der.
Yeni gelen kız bu sedayı duyunca sedanın geldiği tarafa doğru
gider. İki kız biraz konuştuktan sonra
duvarı oymaya başlarlar. Dört gün bu
suretle geçer. Her sabah bir kız
gelir. Bunlar dört kız olurlar. Münavebeyle duvarı oyarlar. Bir baş çıkacak kadar büyütürler. Kızlar da açlıktan bayılmışlar, hele deli
açlıktan zincirleri kıracak gibi homurdanırmış.
Oduncunun kızı başını delikten çıkarıp bakar ki bulundukları yer
zeminden üç adam boyu kadar yüksek.
Aşağıda bahçıvan bir şeyler dikmekle meşgul. Kız:
--
Bahçıvan, bahçıvan, der. Bahçıvan
başını kaldırıp kızı görünce hayretle sorar:
--
Kız senin orada ne işin var? Kız:
--
Kabahat eden cariyeleri buraya hapsediyorlar. Kuzum bahçıvan, sana bir lira vereyim bana
ekmek, peynir, sucuk, gaz, zilli maşa, darbuka, tef, kibrit, bunların hepsini
alıp getir, bir lira da sana bahşiş veririm, der. Bahçıvan razı olur. İki lirayı alıp gider. Biraz sonra istediklerinin cümlesini almış
olduğu halde gelir. Kızlar bellerinden
kuşaklarını çıkarıp uç uca bağlarlar.
Aşağıya sarkıtırlar. Alınan
şeyleri bir bir yukarı çekerler. Bir
miktarını yiyip karınlarını doyururlar.
Bunlar burada bu minval üzere tamam kırk gün otururlar. Eksiklerini bahçıvana tamamlatırlar. Yerler, içerler, geceleri dahi def, zilli
maşa, darbuka çalarak zevk ve sefa ederlermiş.
Kırk birinci gece gelip oynaşırken gazları söner. Kibritleri bitmiş olduğundan karanlıkta
kalırlar. Daha da uykuları
gelmemiş. Oduncunun kızı pencereden baş
uzatıp bakar. . .
-- Çocuklar şurada bir aydınlık görünür. Galiba bahçıvanın kulübesi, gidip şu gazı
yakayım, der. Cümlesi razı olurlar. Kuşaklarını çıkartıp bir birine
bağlarlar. Kızın beline bağlayıp aşağı
sarkıtırlar. Kız belinden kuşağı çözüp
koşmaya başlar. Kız yürüdükçe aydınlık
uzar. Bir saat kadar yürür, bir de bakar
ki bir dağın başında bir dev karısı oturmuş önüne bir ateş yakmış üzerinde bir
kazan kaynatıp duruyor. Kız geri dönmeğe
meydan bulamadan dev kızı görür. Kız
bakar ki kurtuluş yok, hemen koşar kadının boynuna sarılır.
--
Anacığım, der. Elini öper, dev
der ki:
--
Eğer sen anacığım deyip elimi öpmeseydin seni şu kaynayan kazana atıp söğüş
yapar bir güzel yerdim. Kız dahi:
--
Anacığım,bu kaynattığın kazanda ne var, diye sorar. Dev dahi:
--
Bu memleketin padişahının kızı bahçede gezerken oğlum görüp aşık
oldu. Allahın emriyle istedim. Benim oğluma vermedi. Ben de bir evladımı mahzun ettiği için
kızının gömleğini çalıp sihir ile yedi senedir kızın aklını kaynatıyorum. Kız şimdi delidir. Her gün bir insan eti yiyor. İntikamımı aldım ama yedi senedir uykusuzum,
der. Kız der ki:
--Anacığım sen bana nasıl odun atıyorsun
göster, ben yaparım. Sen uyu, olmaz mı?
Devin canına minnet kıza gösterir. Kız odunları kazanın altına atar, sonra der
ki:
--
Ben senin uyuduğunu nereden bilirim?
Gürültü etmeyeyim. Dev,
--
Ben uyuduğum zaman gözlerim cam gibi parlar, der. Oradan başının altına bir odun koyup üstüne
yatar, hemen gözleri cam gibi parlamaya başlar.
Kız bakar ki dev uyudu:
--
Yarabbi sen bana Hazret-i Ali kuvveti ihsan eyle, deyip kazanı tutar
devin başından aşağıya döker. O anda
devin başı patlar içinden beyni çıkıp yuvarlanmaya başlar. Kız hemen koşar devin beynini alıp, belki
lazım olur diye koynuna koyar ve oradan gazını yakıp döner, kızların bulunduğu
köşke gelir:
--
Beni yukarı çekin, diye bağırır.
Kızı yukarı çekerler. Kız hiç
devden falan bahs etmez. Oturup yine
çalarlar gülüşürlerken deli kız:
--
Aman beni niye buraya baladınız kuzum, beni çözünüz, der. Kızlar deli lakırdı söylüyor diye
şaşırırlar. Oduncunun kızı keyfiyeti
biliyor ya der ki:
--
Kızlar deliyi çözelim, ortamıza alalım, eğer bize hücum ederse biz kırk
kişiyiz elbette bir kızla başa çıkarız.
Cümlesi razı olurlar. Deliyi çözerler, ekmek peynir verip karnını doyururlar. Böylece sabahı ederler. Sabah olur.
Yine bunlar çağlıyı şarkıyı bırakmazlar.
Harem ağasının beri bir kız getirir.
Kapıyı açar, bir de bu gürültüyü görünce korkusundan kapıyı kapar ters
yüz yine döner padişahın huzuruna çıkar:
--
Efendim, sultan hanımı cinler periler basmış. Çalıp çığırıp duruyorlar. İçerisi kalabalık, diye haber verir. Zavallı padişah mukadder olur:
--
Güya evladımın felaketi kendisine yetmiyormuş gibi bir de cinlerle mi
uğraşacak. Bari gidip gözlerimle
göreyim, diye harem ağası ile beraber bahçeye gider. Köşkün kapısını açarlar bir de içeri bakar ki
hakikatten gürültü kıyamet kopuyor. Sultan
babasını görünce hemen ayağa kalkıp kapıya doğru gider, der ki:
--
Padişah babacım beni buraya niçin zincirlerle bağlattınız, ben deli
miyim?
Padişah bakar ki kızı deliye
benzemiyor. Hemen oradan tekmil kızlarla
kızını alıp saraya gelirler. Kızları
hamamda yıkayıp temiz elbiseler giydirirler.
Padişah kızlara sorar:
--
Kızımın aklını başına kim getirdi?
Kızlar der ki:
--
Biz bilmeyiz ablamız bilir, derler.
Oduncunun kızı dahi ahvali bir bir nail eder. Sultan Padişah memnun olur. Kıza der ki:
--
Kızım seni evlat edinip sultanla beraber gelin edelim. Ne istersen emret, der. Kız:
-
Ben azat kağıdından başka bir şey istemem. Bir de İstanbul’a gidecek bir gemiye beni
bindiriniz. İstanbul’a gideyim,
der. Bakarlar ki kızı ikna edemeyecekler
azat kağıdını yazar verirler. O gün bir
gemi kalkıyormuş, kızı kaptana teslimen İstanbul’a gönderirler. Kız İstanbul’a vasıl olur. Doğru Unkapanı köprüsüne gelip ikinci dubanın
üstüne çıkar. Of… Offf, diye
bağırır. Deniz karıştıkdan Of Lala
meydana çıkar. Kızı görünce taaccüp ile
:
--
Kızım sen buraya nasıl geldin? Diye sorar. Kız dahi:
--
Lalacığım şehzadem nasıl oldu? Der.
Lala:
--
Ah sultanım, şehzadem ümitsiz bir halde bıraktığın gibi elan yatıyor;
der. Kız der ki:
--
Kuzum lalacığım beni saraya götür de dünya gözüyle şehzademi bir daha
göreyim. Lala:
--
Kızım seni evladım gibi severim, apa gözünü, der. Kız apar:
--
Aç gözünü, der. Açar. Kendini sarayın içinde bulur. Doru şehzadenin bulunduğu odanın kapısına
gelir. Delikten içeri bakar ki şehzade
karyolasında kukla kadar kalmış, yanıyorum, ölüyorum, diye çırpınıp
duruyor. Yanında müteaddid doktorlar
tedavisiyle meşgul. Kız der ki:
--
Lala içeri gir de sor bakalım şehzadenin derdine hiç çare yok mu?
Lala içeri girer, sorar:
--
Oğlum şehzadenin derdine çare yok mudur? Doktor der ki:
--
Vardır ama gayet güçtür. Yedi
senelik sihirli su ile kaynamış dev beynini şehzadenin vücuduna sürülürse o
anda ifakat bulur. Lala çıkıp kıza
söyler, kız koynunda sakladığı devin beynini lalaya verip, götür bunu
çekmecemde buldum de, der. Söyle bakalım
bu mudur, der. Lala götürüp:
--
Oğlum çekmecemde bir şey buldum, acaba bu mudur, der. Doktorlar bakarlar ki istedikleri beyin:
--
Lala bu zamana kadar şehzadeye niçin sıkıntı çektirdin, çabuk hamamı
yak, derler. Hamamı yakarlar. Şehzadeyi çarşafla hamama götürürler. Göbek taşında hem ılık suyla yıkarlar, hem de
vücuduna devin beynini merhem gibi sürerler.
Üç gün devam ederler. Şehzadenin
vücudu iyi olur. Bir gün lalasına der
ki:
--
Lala benim sultanım nerede? Lala:
--
Şehzadem sen o zaman yemin ettin ben de fırına attım, der.
--
Lala nasıl kıydın iki canlı insana, der.
--
Şehzadem, inanmazsan gösteririm, diye şehzadeyi kucağına alıp fırına
attığı kuzunun yanmış kömürünü gösterir.
Sonra yine yatağına getirir. Lala
dışarı çıkar. Şehzade kendi kendine:
--
Sultan öldükten sonra bana dünya haram olsun, diye baş ucundaki hançerle
kendini vururken hemen sultan içeri girip:
--
Şehzadem ben buradayım, diye sarmaş dolaş olurlar ve ömürlerinin
nihayetine kadar bahtiyarane yaşarlar?...!
28 Aralık 2012 Cuma
Dükkan Kazan Ben Kepçe-TAHMİN EDİLEMEYEN KELİMELER
Osmanlıca okumasını bilenler bilirler, en zor okunan kelimeler en tahmin edilemeyenlerdir. Osmanlıca sessiz harflerle yazılır. Tabii vav gibi, elif gibi sesli sayılan harfler yok değil ama genellikle harfler sessiz harftir. Yani bir nevi yeni neslin mesajlaşması, internet üzerinden yazışması gibi. Slm yazınca herkes onun selam olduğunu bilir ya, onun gibi. İş böyle olunca insan bilmediği bir kelime ile karşılaşınca, hele hele o kelime uzun olunca baya bocalıyor. Üstüne bir de kelime ecnebice bir kelimeyse yandınız.
Aynı şu yukarıda gördüğünüz kitabı elime aldığımda yandığım gibi. İlk kelimenin harfleri ELİF-Y-N-Ş-T-ELİF-Y-N. Okumaya çalışıyorum, mümkün değil bir anlam çıkartamıyorum. Aynışetayin mi, Ayinşittayin mi işin içinden çıkamadım. Kelimeyi de bilmiyorum. Sözlüğe baktım, sözlükte böyle bir kelime yok. Epey bir uğraştıktan sonra, Osmanlıca karşılaşmayı umduğum son kelimeyi söktüm: Einstein! Kitabın adı da EİNSTEİN NAZARİYESİ!
Hatta kitabın tam ismi: EİNSTEİN NAZARİYESİ, Mekan, Zaman ve Kütle Mevhumlarının Tebeddülü. Kitabın yazarı Mehmed Refik, ileride harf devriminden sonra Fenmen soyadını almış.
Kitap 1340, yani 1924 tarihli. O dönemde izafiyet teorisi ile ilgili bir kitapla karşılaşmak, hele hele yazılı kelimenin Einstein olabileceği hiç mi hiç aklınıza gelmiyor.
Kitap toplamda 72 sayfa. İçinde şekiller, resimler var. Hatta Einstein'in da bir resmi var.
Daha dilini çıkartmaya başlamadan önce. Bilgi de şöyle verilmiş: "Musevi bir Alman ailesine mensup olan Aynştayn elyevm (yani bugün) 45 yaşındadır.
Kitapta izafiyet teorisi detayıyla açıklanıyor.
1924 yılında kitap ikinci baskısını yapmış, ilk baskısı 1922 tarihli. Yani 1920 li yıllarda, bilime verilen değer insanı imrendiriyor. Yine hatırlatmadan edemeyeceğim. Savaş yıllarında, yokluk içersinde bilimsel çalışmalar son gaz devam edip, bir de bunlar yayınlanıp ikinci baskı yapabiliyormuş. İnşallah o günlerimizi mumla aramayız.
Aynı şu yukarıda gördüğünüz kitabı elime aldığımda yandığım gibi. İlk kelimenin harfleri ELİF-Y-N-Ş-T-ELİF-Y-N. Okumaya çalışıyorum, mümkün değil bir anlam çıkartamıyorum. Aynışetayin mi, Ayinşittayin mi işin içinden çıkamadım. Kelimeyi de bilmiyorum. Sözlüğe baktım, sözlükte böyle bir kelime yok. Epey bir uğraştıktan sonra, Osmanlıca karşılaşmayı umduğum son kelimeyi söktüm: Einstein! Kitabın adı da EİNSTEİN NAZARİYESİ!
Hatta kitabın tam ismi: EİNSTEİN NAZARİYESİ, Mekan, Zaman ve Kütle Mevhumlarının Tebeddülü. Kitabın yazarı Mehmed Refik, ileride harf devriminden sonra Fenmen soyadını almış.
Kitap 1340, yani 1924 tarihli. O dönemde izafiyet teorisi ile ilgili bir kitapla karşılaşmak, hele hele yazılı kelimenin Einstein olabileceği hiç mi hiç aklınıza gelmiyor.
Kitap toplamda 72 sayfa. İçinde şekiller, resimler var. Hatta Einstein'in da bir resmi var.
Daha dilini çıkartmaya başlamadan önce. Bilgi de şöyle verilmiş: "Musevi bir Alman ailesine mensup olan Aynştayn elyevm (yani bugün) 45 yaşındadır.
Kitapta izafiyet teorisi detayıyla açıklanıyor.
1924 yılında kitap ikinci baskısını yapmış, ilk baskısı 1922 tarihli. Yani 1920 li yıllarda, bilime verilen değer insanı imrendiriyor. Yine hatırlatmadan edemeyeceğim. Savaş yıllarında, yokluk içersinde bilimsel çalışmalar son gaz devam edip, bir de bunlar yayınlanıp ikinci baskı yapabiliyormuş. İnşallah o günlerimizi mumla aramayız.
12 Aralık 2012 Çarşamba
DÜKKAN KAZAN ben kepçe
Belki biliyorsunuzdur, dükkanımda daha çok Osmanlıca kitaplar var.
Bu sabah dükkana bir kadın girerek incecik bir kitap uzattı. Kitabın sol alt kısmını fareler kemirmiş. Zaten topu topu 64 sayfa bir kitap. Ama hiç ikiletmeden hemen aldım kitabı çünkü kitap
Recaizade Ercüment Ekrem'e aitti.
Ercüment Ekrem'i lise yıllarımda keşfetmiştim. Meşhedi ile Devrialem kitabıyla. O gün bugündür de Ercüment Ekrem Talu'ya ait ne bulsam kaçırmamaya çalışırım. Fakat bu kitap Meşhedi ile ilgili değildi. Adı:
Evliya-yı Cedid
yani Yeni Evliyalar da denebilir. Zaten kitabın kapağında da elinde telefonuyla bir evliya görülüyor.
Kuşağında da diviti var...
İnternetten biraz araştırdım. Meğerse bu kitap ne kadar önemliymiş!
Bu kitapta Ercüment Ekrem o günün İstanbul'unu kendine has güzel Türkçesiyle ilerideki nesiller için kaydetmiş. Kitapta geleneksel Ramazan eğlenceleri ve eğlence mekanları, yeni eğlence biçimleri, Dârülbedâyi sınıfı (sanatçıların isimleriyle), esnaf-ı operetciyân-ı İstanbul, Naşit Kulu Çelebi, Esnaf-ı operetciyân-ı Hâle (Beyoğlu Tepebaşı tarafındakiler), spor, Beyoğlu, giyim kuşam, parklar, gezinti ve pazar yerleri, yeme içme, ev döşemesi, törenler kutlamalar anlatılmaktadır. Bu konuda daha detaylı bilgi isteyenler Doç. Dr.Abide Doğan'ın "EVLİYÂ-YI CEDİD VE ZEYL-İ EVLİYÂ-YI CEDİD ADLI
ESERLERDE HALK BİLİMSEL ÖĞELER" adlı incelemesini internet üzerinden okuyabilirler.
Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bu 64 sayfalık incecik kitap o zamanlar
20 kuruşa satılıyormuş. Bunun anlamı şu. O zamanların bir lirası bugünün bir lirası değil. Yanılmıyorsam Osmanlının son zamanına kadar bir lira demek bir sarı lira, yani bir altın lira demektir. Aşağı yukarı bugünün parasıyla 640 TL ediyor. Yirmi kuruş da 128 TL. Haydi diyelim ki yanlış biliyorum ve değeri yarıya düşmüştü. Yine de 60 TL civarı yapar. Bugün kitaplar pahalı diye alıp okumayanlara duyurulur. Ki o günler, Hicri 1338 , Miladi 1922 yılı tam savaş yılları. Yoksulluk, yokluk, fakirlik hat safhada. Ama insanlar 128 veya 60 TL verip incecik bir kitap alıp okuyormuş. Utansak mı ne?
Bu sabah dükkana bir kadın girerek incecik bir kitap uzattı. Kitabın sol alt kısmını fareler kemirmiş. Zaten topu topu 64 sayfa bir kitap. Ama hiç ikiletmeden hemen aldım kitabı çünkü kitap
Recaizade Ercüment Ekrem'e aitti.
Ercüment Ekrem'i lise yıllarımda keşfetmiştim. Meşhedi ile Devrialem kitabıyla. O gün bugündür de Ercüment Ekrem Talu'ya ait ne bulsam kaçırmamaya çalışırım. Fakat bu kitap Meşhedi ile ilgili değildi. Adı:
Evliya-yı Cedid
yani Yeni Evliyalar da denebilir. Zaten kitabın kapağında da elinde telefonuyla bir evliya görülüyor.
Kuşağında da diviti var...
İnternetten biraz araştırdım. Meğerse bu kitap ne kadar önemliymiş!
Bu kitapta Ercüment Ekrem o günün İstanbul'unu kendine has güzel Türkçesiyle ilerideki nesiller için kaydetmiş. Kitapta geleneksel Ramazan eğlenceleri ve eğlence mekanları, yeni eğlence biçimleri, Dârülbedâyi sınıfı (sanatçıların isimleriyle), esnaf-ı operetciyân-ı İstanbul, Naşit Kulu Çelebi, Esnaf-ı operetciyân-ı Hâle (Beyoğlu Tepebaşı tarafındakiler), spor, Beyoğlu, giyim kuşam, parklar, gezinti ve pazar yerleri, yeme içme, ev döşemesi, törenler kutlamalar anlatılmaktadır. Bu konuda daha detaylı bilgi isteyenler Doç. Dr.Abide Doğan'ın "EVLİYÂ-YI CEDİD VE ZEYL-İ EVLİYÂ-YI CEDİD ADLI
ESERLERDE HALK BİLİMSEL ÖĞELER" adlı incelemesini internet üzerinden okuyabilirler.
Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bu 64 sayfalık incecik kitap o zamanlar
11 Aralık 2012 Salı
İZMİR'İN CEFASI- DÜKKAN KAZAN ben kepçe
Dükkan kazan ben kepçe diye bir seri yazı hazırlamaya karar verdim. Sabahları dükkana gelince kendime bir nesne seçeceğim ve bu konuda yazacağım. Dedim de aklıma geldi "nesne" kelimesini hiç düşündünüz mü? Nesne kelimesi "ne ise ne"nin bozulmuş hali. Yani bilmediğiniz bir obje, işte her ne ise ne, ahanda bu, adını bilmiyom ki söyleyim!.. mantığıyla türetilmiş bence harika bir kelime. Neyse bu sabah bir İzmir televizyon kanalında her yağmur yağdığında İzmir'in çektiklerinden konuşuluyordu. Alt yapı eksikliği vs. İzmir'in cefası...İzmir hakikatten çok cefa çekmiş, çekiyor derken benim de aklıma çok sevdiğim bir gravür geldi.
Pek net okunmuyor, yardımcı olayım, 8 Mart 1873.... Yer İzmir. İzmir'de yaşanmış bir felaket. Bir kahve, deniz kenarındaki bir kahve ve gravürden anlaşıldığı üzre ahşap bir kahve binası olduğu gibi denize devrilmiş. Bu bilgiyi gravürün altındaki yazıdan okuyoruz, şöyle diyor: İzmir'de Felaket: Deniz kenarındaki bir kahvehane suya devrilmiş--cesetlerin toplanışı...
vinçler kurulmuş bina kaldırılmaya çalışılıyor
ve bütün bu olup bitenleri de meraklı bir kalabalık izliyor....
6 Aralık 2012 Perşembe
ARKASI YARIN: OF LALA
Evet Of Lala'nın Hikayesine kaldığımız yerden devam edelim.
![]() |
| Nuruosmaniye Cami önü esir pazarı |
--
Kız seni evladım gibi severdim. Sen
herkesin sözüne uydun. Şehzadenin
cemalini seyredeceğim diye tılsım olan yanağındaki bene mum damlattın. Bir sene daha sabredemedin. Şimdi benden sana iylik: fırına şehzadenin
yemini yerine gelsin diye bir sevgili koyunu var onu atayım. Seni bir memlekete götürüp bırakayım. Canına kast edemeyeceğim.
Hemen koyunu yanan fırının içine
atar. Kızı kucağına alıp:
--
Kapa gözünü, der. Kız gözünü
kapar.
--
Aç gözünü, der. Kız açar
kendisini bilmediği bir memlekette bulur.
Gece yarısı karanlıkta etrafı göremez.
Zavallı kız kardeşlerini görmeye gittiğine bin kere lanet hevan olur. Ağlayaraktan yürümeye başlar. Bir büyük ağaç görerek üzerine çıkar gecenin
mütebakını orada bin türlü endişe ile geçirir.
Sabah olur ağaçtan iner. Yürümeye başlar. Birkaç saat yürükten sonra bir şehre dahil
olur. Geceden beri meyusiyetle düşüne düşüne kendi kendine bir
karara varır. Şimdi bu kararını mevki
icraya koymak için çare arar. Bir müddet
daha gittikten sonra ihtiyar bir adama rast gelir. Mahcubiyetle sorar:
--
Bakınız a efendi peder, burası hangi memleket ? İhtiyar dahi:
--
Evladım burası Hint memleketidir.
Sen yabancı mısın? Kız:
--
Efendi baba canım, ben garibim, kimsem yok. Sizden esir pazarını soracaktım. Nerededir bana gösterir misiniz? İhtiyar:
--
Evladım buranın esircisiyim. Bir
yer aramadan güzel tesadüf; benden ne istiyorsun? Cevabını verince kız:
--
Ben terbiyeli yere satılmak istedim.
Zira terbiyem……. olduğundan başıma daha çok felaket gelmesi
muhtemel. Beni güzel bir yere satınız,
der.
İhtiyar bakar ki kız fevkalade güzel,
yüzlerle lira edecek, sevinir:
--
Peki kızım seni istediğin gibi yere satarım. Haydi yürü gidelim, der. Ve birlikte
yürümeğe başlarlar. İyice yürüdükten
sonra bir konağın önünde ihtiyar durur.
Kapıyı çalar. Kapı açılır,
içeriye girerler. Kız konağın her
tarafını mükemmel bulur. Müteddin satılık
köleler, cariyeler velhasıl kendisi gibi birçok talihsizler de orada tesadüf
eder. Orada iki gece kalır. Üçüncü günü Hint padişahının sarayından iki
harem ağası gelip bir güzel cariye ayırırlar.
Esirci ne kadar cariyesi varsa gösterir.
Beğenmezler:
--
Bunlardan daha güzeli yok mu? Diye sorarlar.. Esirci dahi:
--
Var ama biraz fiyatlıcadır, der.
Harem ağası:
--
Ne olursa olsun güzel olsun da, deyince esirci hemen gider oduncunun
kızını getirir. Lalalar pek beğenirler:
-
Bunu kaç liraya satıyorsun? Diye sorarlar. Esirci üç yüz liradan bir para aşağıya olmaz,
der. Lalalar kızı pek beğendikleri için
üç yüz lirayı verip kızı alırlar. Esirci
kızı bir yalnız odaya götürüp der ki:
--
kızım, al bu iç yüz lira senindir.
Kız dahi:
--
Babacığım ben parayı ne yapayım, benim maksadım terbiye olmak. Bu para sana helal olsun, der. Esirci son derece memnun olur:
--
Haydi kızım git, Allah selamet versin.
Cenab-ı Hak da seni memnun eylesin, diye dualaşıp ayrılır. Kız lalalarla Hint Padişahının huzuruna
çıkar. Padişah kızı pek beğenir.
--
Haydi götürünüz. İşinin neden
ibaret olduğunu gösterin, der. Kızı
oradan başka bir odaya götürürler.
Odanın içi siyahlarla düşenmiş siyah perdeler asılmış, köşede bir
karyola içinde mumya gibi sarı bir taze inim inim iniliyor. Kızı götüren cariye yatağın yanına gider:
--
Sultan hanım istediğiniz gibi güzel cariyeyi esircinin hanesinde Base
ağa efendi bulmuş, getirdi. Emrinize
amadedir. Sultan başını çevirir bakar ve
gayet ince bir sedayla:
--
Hakikatten güzel, beğendim, yelpazemi getiriniz, der. Hemen cariye gider incili bir yelpaze
getirir, yeni gelen kızın eline verir.
--
Senin vazifen sultan hanımı yelpazelemek, der ve odadan çıkar. Biçare kız hastanın başucuna geçer
yelpazelemeğe başlar. O yatakta “Allah,
Of” diyerek inler, bu zavallı kız onu yelpazeler. Gece olur, saat altıya kadar yelpazeler. Sultan:
--
Haydi kızım, artık git yat, der.
Sultanın odasına muttasıl bir oda varmış. Kıza orada yatacaksın,
der. Gündüzden göstermişler, gider. Zavallı soyunur yatar. Fakat gözüne bir türlü uyku girmez. Kendi kendine düşünür:
--
Acep bu sarayda ne esrar var?
Elbet yarın cariyelerden birine sorup öğrenirim. Ertesi gün kalkar, yine vazifesi başına
gider. Sultan kıza gidip yemek yemesi
için müsaade eder. Kız öteki cariyelerle
sofraya oturup yemek yerken sorar ki:
--
Rica ederim bu saraydaki matem neden.
Her köşede bir hüzün görüyorum.
Orada bulunan cariyeler:
--
Sus, sen de dün geldin bu gün her şeyi anlamağa kalktın. Senin ne vazifen! Cevabını verirler. Biçare kız susmağa mecbur olur. O gece dahi saat altıya kadar sultanı
yelpazeler. Sultan yatmak için müsaade
eder. Kız odasına gider. Saat yediye kadar uyuyamaz. Bir müddet daha o yana, bu yana döner.
Tamam uyuyacağı zaman şark diye kapı açılır. Kız uyur gibi yapar. Gözünün aralığından gelenin kim olduğunu
anlamak için bakar. Kendisini esir
pazarından gelip alan haremağasının bir tanesi olduğunu görür ki bu ağaya
herkes baş ağa efendi diye ihtiram edermiş.
Kız kapısının bu ağa tarafından açıldığını görünce teaccüble kendisini
uyur gibi gösterir. Arap içeriye başını
sokar, iki defa, “kız, kız”, diye bağırır.
Hiç ses çıkmayınca:
--
Uyumuş şeytan kız, der. Kapıyı
çeker. Kız kendi kendine:
--
Acep beni bu adam ne yapacaktı gece yarısı, şunun arkasından gideyim
bakayım nereye gitti! Der. Hemen
yataktan kalkar, salona çıkar. Baş ağa
merdivenden iniyormuş. Kız da onu takip
eder. Arap odasına gider. Bir dolap açar. Bir kesik saplı kamçı, bir tabakta üç tane
zeytin, bir dilim kuru ekmek alıp dolabı kapar.
Odadan çıkar, avluya iner. Kız da
arkasından gider. Arap bahçe kapısını
açar, bahçeye çıkar. Bahçe saray
bahçesinden ziyade viraneliğe benziyormuş.
Her tarafını otlar bürümüş.
Bahçeye uzun müddet bakılmadığı yek nazarda anlaşılıyormuş. Lala bahçede bir miktar yürüdükten sonra
yerden bir mahzen kapağı açar. Kapağın
içindeki merdivenden aşağıya iner. Kız
da arkasından iner. Lala bir odaya
girer. Kızın kulağına ince bir seda
gelir:
--
Lala yine mi geldin? Kız kapıdan
içeriye bakar ki tavana saçlarından asılmış bir delikanlı mumya gibi sararmış o
kadar zayıflamış ki tarif olunur gibi değil.
Lala hemen tavandan delikanlıyı indirir, ekmekle zeytini verir. Zavallı çocuk aç köpek gibi ekmeğe sarılır
yer. Ondan sonra Lala:
--
Bre nâbekâr daha uslanmadın mı? diyerek elindeki kırbaçla delikanlıyı
bayılıncaya kadar döver. Biçareyi baygın
bir halde tavana asar. Kapıdaki kız işin
hitam bulduğunu anlar. Laladan evvel
koşa koşa odasına gelip yatar. Biçare
kız yarı uyur, yarı uyanık sabahı eder.
Sabahleyin yine vazifesi başına gider.
Sultanı yelpazelemeğe başlar.
Sultan dahi her günkü gibi ah of deyince kızın içi lüzün olurmuş. Kendi kendine düşünür:
--
Acep akşamki gördüğüm halleri söylesem mi? Yoksa sultanın matemi o delikanlıdan mı?
diye fikrinden geçirir ki ne olursa olsun söylerim diye tekmil cesaretini
toplar, sultana der ki:
Arkası yarın...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























