28 Mart 2013 Perşembe

DÜKKAN KAZAN BEN KEPÇE



Geçtiğimiz hafta depoyu temizlemek zorunda kaldım.  Korkunçtu tabii ama bu eziyet sırasında unutulmuş neler buldum neler.

Şimdi bu ne diyeceksiniz.  Tabii buna bakınca pek bir şey anlaşılmıyor.  Şunu bir deneyin:
Sanki bir ata benzemiyor mu?

                                               WU73662A4 WISE KIZILDERİLİ ATLI

Bunlar eski oyuncak kalıpları.  1969 tarihli.  Kurşun asker dökmek için kalıp.  Atlar var, kızılderililer var, kovboylar var.

Mesela bunlar kovboyların ayakları.

Eskiden, her şey bu kadar markalaşmadan, her şey dışarıdan ithal edilmeden,  Toyz ile başlayan oyuncakçı zincirleri açılmadan önceleri mahallelerde oyuncakçı amcalar olurdu.  Bunların büyük bir kısmı sattıkları oyuncakların bir kısmını kendileri imal ederlerdi.  Bazen de böyle kalıplar kullanarak.  Bu minik kalıplar geçmiş o zamanların yadigârları.  Oyuncakların henüz ruhlarının olduğu zamanlara ait yadigârlar.  Bunlar Pinokyo'nun kardeşleri, Chucky'nin değil.

6 Şubat 2013 Çarşamba

OF LALA'NIN KAYBOLMUŞ SONU

Nedendir bilinmez benim daha önce yayınlamış olduğumu zannettiğim, Of Lala'nın son bölümü silinmiş.  Bir arkadaşım sonunu merak etmiş, bana haber verdi.  Tekrar yayınlıyorum:
 --  Sizin haliniz ve sarayın matemi andıran hali nazar-ı dikkatimi celp edip cariyelere sordum.  Beni payladılar ve bir şey söylemediler.  Rica ederim sizi bu kadar yasa düşüren hale nedir?  Deyince sultan can-ı gönülden bir ah çekip:
--  Kızım, madem ki soruyorsun her ne kadar lakırdısı ile dahi fena oluyorsam da senden çok hazzettim, söyleyeyim de merakdan kurtul:?! Bundan yedi sene evvel on dört yaşında gayet kıymetli bir oğlum esrarengiz bir surette kayboldu.  Aratmadığımız yer kalmadı.  Her memlekete bir bölük asker gönderdik.  Tamam üç sene mütemadiyen arattığımız halde çocuğun nam ve nişanından haber alamadık.  Artık her tarafa gönderdiğimiz askerler bulamadan ve arayacak yer kalmadı diye haber getirince o zamana kadar belki bulunur ümidiyle beklediğim evladımın, ciğerparemin bulunacağından kat’i ümit ederek meyusiyetle bu gördüğün hale uğradım.  Dört sene oluyor ki yatağımdan hiç kalkmadım.  Ve şimdiden sonra da kalkacağım yok diye sultan ağlamaya başlar.  Kız son derece müteessir olur, der ki:
--  Sultanım yedi senedir kaybolan evladınızı ben size bulurum!  Sultan hemen kalkıp yatağının içine oturur. 
--  Alla aşkına söyle, bulacağım dedin değil mi?  Yoksa ben mi yanlış anladım.  Evladım nerede söyle bana çabuk söyle, demesiyle kız der ki:
--  Sultanım benim tutup bağlayınız, dediğim adamı bağlarsanız o zaman oğlunuzu bulurum.  Yoksa başka türlü korkarım! 
Sultan hemen padişaha haber gönderir.  Padişah gelir.  Sultanı yatağın içinde oturur görünce hayrette kalır.          
--  Aman sultanım, bu ne hal.  Nasıl katlınız diye sorara.  Sultan dahi kızın söylediğini padişaha anlatır.  Padişah meserretinden ne yapacağını bilemez.  Kıza der ki:
--  Kızım kimi bağlamamız lazımsa söyle de bağlayalım.
Kız:
--  Efendim, baş ağa efendiyi bağlayınız, deyince padişah hayretle
--  Sen deli mi oldun, pederimden sonra ben onu baba bilirim.  Böyle hezeyan olmaz.  Benim lalamdan ne istiyorsun? Der.  Kız dahi:
--  Siz bilirsiniz padişahım, o bağlanmadıkça ben de şehzadeyi bulamam, der.  Sultan telaşla:
--  Aman padişahım benim bile bağlanmamı arzu etse bağlayınız.  Sonradan lalanızdan özür dilersiniz. Benim evladım bulunsun da tek, lala varsın bağlansın, der.  Padişah dahi razı olur.  Lalanın bir şeyden haberi yokken iki kuvvetli adam getirtip lalayı tuttururlar.  Avludaki mermer direğe sıkı sıkı bağlatırlar.  Lala ne olacağını bilmez.  Şaşkın şaşkın etrafına bakınır.  Lalanın bağlandığını görünce kız meydana çıkar.  Kız önden, padişah, sultan ve saray halkı arkasından yürürler.  Kız lalanın yanına gelir.  Yeleğinin cebinden bir anahtar çıkarır.  O zaman lala işi çakar.  Siması bembeyaz kesilir.  Kız anahtarla lalanın dolabını açıp tabağın içindeki üç zeytini ve kuru ekmeği padişaha gösterdi:
--  İşte evladınızın gıdası bu kuru ekmekle üç tane zeytin! Der ve oradan bahçeye çıkarlar.  Yedi senedir matemden kimse bahçeye çıkmamış olduğundan her tarafı otlar kaplamış.  Otların arasından yürüyerek mahzen kapağının olduğu yere gelirler.  Kız kapağı açıp merdivenden aşağı iner.  Arkasından diğerleri de inerler.  Herkesin kulağına bir hazin seda gelir:
--  Lala, şimdi gündüz de mi geliyorsun?  Artık dayanamıyorum.  Bir de padişah başını kaldırıp tavanda evladının asılı olduğunu görünce kendisi bir tarafa sultan diğer tarafa yıkılıp bayılırlar.  Hemen harem ağaları şehzadeyi baygın bir halde tavandan indirirler.  Padişahı, sultanı ayıltıp şehzadeyi de alıp saraya gelirler.  Hemen doktor celbiyle tedavisine ihtimam gösterirler.  Padişah kıza sorar ki:
--   Kızım sen bu sırra nasıl vakıf oldun?  Anlat bakayım.  Kız da gördüğünün cümlesini bir bir anlatır.  Herkes lalanın ihanetine hayrette kalır.  Padişah cellada lalanın asılarak idamını emreder.  Bu suretle adalet yerini bulur.  Şehzadenin hastalığı açlık olduğu içün birkaç günde tedavisi kabil olur.  Padişah kıza der ki:
--  Kızım, dile benden ne dilersen?  İstersen seni oğluma alayım.  Başka istediğin varsa, ona vereyim, ne ise arzun söyle.  Kız dahi:
--  Padişahım, sağlığınızı isterim.  Madem ki bana bir iyilik etmek arzu ediyorsunuz, ben bir azat kağıdından başka bir şey istemem.  Beni azat ediniz, der.  Sultan o kadar yalvarırsa da bir türlü kızı ikna edemez.  Azat kağıdını yazıp padişah mührü basar.  Kızın eline verirler.  Kız saray halkı ile vedalaşıp çıkar.  Doğru esircinin hanesine gider.  Kapıdan içeri girer.  Esirci şaşırır:
--  Kız neye kaçtın? Der.  Kız azat kağıdını gösterir.  Esirci padişahın mührünü görünce öper başına kor.  Der ki:
--Kız üç günde ne yararlık gösterdin ki seni azat ettiler.  Kız dahi:
--  Senin ne vazifen, sen beni daha terbiyeli bir yere sat.  Ben orada terbiye olamadım, deyince esircinin canına minnet yüzü güler:
--  Olur kızım, sen merak ben seni bu sefer daha iyi yere satarım, der.  Kız orada yine birkaç gün daha oturur.  Bir gün yine padişahın sarayından bir harem ağası gelip cariyelere bakar.  Hiç birini beğenmez.  Esirci der ki:
--  İstediğiniz gibi bir cariye var ama biraz pahalıdır.
Harem ağası ne olursa olsun, der.  Yine cariyeyi üç yüz liraya satar.  Kızı başka odaya götürüp üç yüz lirayı verir.  Kız der ki:
--  Babacığım, ben parayı ne yapacağım?  Fakat bu defa yolumuz uzak, gurbete gidiyorum, ne olur ne olmaz elli lira veriniz de yanımda bulunsun.  Adam kıza elli lira verir.  Kız harem ağası ile yola revan olduktan bir müddet sonra Yemen memleketine dahil olur ve padişahın sarayına gelirler?!...
Harem ağası kızı padişahın huzuruna çıkarır.  Padişah kızı görünce:
--  Ay, ne kadar güzel pek yazık, der.  Harem ağası dahi:
--  Siz, güzel olsun, şişman olsun dediniz, bundan güzelini bulamadım, cevabını verir.  Padişah:
--  Götür gözüm görmesin, deyince lala kızı alıp doğru has bahçeye çıkarlar.  Bahçenin bir köşesinde penceresiz köşk gibi bir şey var imiş.  Harem ağası gider onun kapısını açar, kıza der ki:
--  Haydi, içeri gir.  Kız da içeri girer.  Harem ağası hemen kapıyı kapar, kilitler, gider.  Kız kapının önünde bir müddet durur.  Penceresi olmadığı için gayet karanlık olduğundan kız gözünü karanlığa alıştırır.  Etrafına bakar ki odanın bir köşesinde zincirlere bağlı deli bir kız önünde insan kemikleri yığılmış.  Kız hemen karşı  cihete geçip delinin tecavüzünden kurtulur.  Cebinde bir çakısı var imiş, başlar duvarı oymaya.  Gece uykusu gelinceye kadar epeyle oyar.  Sonra uyur.  Sabah olur.  Kendisinin oraya geldiği saatte yine kapı açılır.  İçeri bir kız girer.  Kapı kapanır.  Kız delinin önüne doğru yürümeğe başlar.  Oduncunun kızı: 
--  Kız buraya gel, sen deliden daha delisin.  Niçin önüne gidiyorsun?  Der.   Yeni gelen kız bu sedayı duyunca sedanın geldiği tarafa doğru gider.  İki kız biraz konuştuktan sonra duvarı oymaya başlarlar.  Dört gün bu suretle geçer.  Her sabah bir kız gelir.  Bunlar dört kız olurlar.  Münavebeyle duvarı oyarlar.  Bir baş çıkacak kadar büyütürler.  Kızlar da açlıktan bayılmışlar, hele deli açlıktan zincirleri kıracak gibi homurdanırmış.  Oduncunun kızı başını delikten çıkarıp bakar ki bulundukları yer zeminden üç adam boyu kadar yüksek.  Aşağıda bahçıvan bir şeyler dikmekle meşgul.  Kız:
--  Bahçıvan, bahçıvan, der.  Bahçıvan başını kaldırıp kızı görünce hayretle sorar:
--  Kız senin orada ne işin var?  Kız:
--  Kabahat eden cariyeleri buraya hapsediyorlar.  Kuzum bahçıvan, sana bir lira vereyim bana ekmek, peynir, sucuk, gaz, zilli maşa, darbuka, tef, kibrit, bunların hepsini alıp getir, bir lira da sana bahşiş veririm, der.  Bahçıvan razı olur.  İki lirayı alıp gider.  Biraz sonra istediklerinin cümlesini almış olduğu halde gelir.  Kızlar bellerinden kuşaklarını çıkarıp uç uca bağlarlar.  Aşağıya sarkıtırlar.  Alınan şeyleri bir bir yukarı çekerler.  Bir miktarını yiyip karınlarını doyururlar.  Bunlar burada bu minval üzere tamam kırk gün otururlar.  Eksiklerini bahçıvana tamamlatırlar.  Yerler, içerler, geceleri dahi def, zilli maşa, darbuka çalarak zevk ve sefa ederlermiş.  Kırk birinci gece gelip oynaşırken gazları söner.  Kibritleri bitmiş olduğundan karanlıkta kalırlar.  Daha da uykuları gelmemiş.  Oduncunun kızı pencereden baş uzatıp bakar. . . 
--  Çocuklar şurada bir aydınlık görünür.  Galiba bahçıvanın kulübesi, gidip şu gazı yakayım, der.  Cümlesi razı olurlar.  Kuşaklarını çıkartıp bir birine bağlarlar.  Kızın beline bağlayıp aşağı sarkıtırlar.  Kız belinden kuşağı çözüp koşmaya başlar.  Kız yürüdükçe aydınlık uzar.  Bir saat kadar yürür, bir de bakar ki bir dağın başında bir dev karısı oturmuş önüne bir ateş yakmış üzerinde bir kazan kaynatıp duruyor.  Kız geri dönmeğe meydan bulamadan dev kızı görür.  Kız bakar ki kurtuluş yok, hemen koşar kadının boynuna sarılır. 
--  Anacığım, der.  Elini öper, dev der ki:
--  Eğer sen anacığım deyip elimi öpmeseydin seni şu kaynayan kazana atıp söğüş yapar bir güzel yerdim.  Kız dahi:
--  Anacığım,bu kaynattığın kazanda ne var, diye sorar.  Dev dahi:
--  Bu memleketin padişahının kızı bahçede gezerken oğlum görüp aşık oldu.  Allahın emriyle istedim.  Benim oğluma vermedi.  Ben de bir evladımı mahzun ettiği için kızının gömleğini çalıp sihir ile yedi senedir kızın aklını kaynatıyorum.  Kız şimdi delidir.  Her gün bir insan eti yiyor.  İntikamımı aldım ama yedi senedir uykusuzum, der.  Kız der ki:
--Anacığım sen bana nasıl odun atıyorsun göster, ben yaparım.  Sen uyu, olmaz mı?
Devin canına minnet kıza gösterir.  Kız odunları kazanın altına atar, sonra der ki:
--  Ben senin uyuduğunu nereden bilirim?  Gürültü etmeyeyim.  Dev,
--  Ben uyuduğum zaman gözlerim cam gibi parlar, der.  Oradan başının altına bir odun koyup üstüne yatar, hemen gözleri cam gibi parlamaya başlar.  Kız bakar ki dev uyudu:
--  Yarabbi sen bana Hazret-i Ali kuvveti ihsan eyle, deyip kazanı tutar devin başından aşağıya döker.  O anda devin başı patlar içinden beyni çıkıp yuvarlanmaya başlar.  Kız hemen koşar devin beynini alıp, belki lazım olur diye koynuna koyar ve oradan gazını yakıp döner, kızların bulunduğu köşke gelir:
--  Beni yukarı çekin, diye bağırır.  Kızı yukarı çekerler.  Kız hiç devden falan bahs etmez.  Oturup yine çalarlar gülüşürlerken deli kız:
--  Aman beni niye buraya baladınız kuzum, beni çözünüz, der.  Kızlar deli lakırdı söylüyor diye şaşırırlar.  Oduncunun kızı keyfiyeti biliyor ya der ki:
--  Kızlar deliyi çözelim, ortamıza alalım, eğer bize hücum ederse biz kırk kişiyiz elbette bir kızla başa çıkarız. 
Cümlesi razı olurlar.  Deliyi çözerler, ekmek peynir verip karnını doyururlar.  Böylece sabahı ederler.  Sabah olur.  Yine bunlar çağlıyı şarkıyı bırakmazlar.  Harem ağasının beri bir kız getirir.  Kapıyı açar, bir de bu gürültüyü görünce korkusundan kapıyı kapar ters yüz yine döner padişahın huzuruna çıkar:
--  Efendim, sultan hanımı cinler periler basmış.  Çalıp çığırıp duruyorlar.  İçerisi kalabalık, diye haber verir.  Zavallı padişah mukadder olur:
--  Güya evladımın felaketi kendisine yetmiyormuş gibi bir de cinlerle mi uğraşacak.  Bari gidip gözlerimle göreyim, diye harem ağası ile beraber bahçeye gider.  Köşkün kapısını açarlar bir de içeri bakar ki hakikatten gürültü kıyamet kopuyor.  Sultan babasını görünce hemen ayağa kalkıp kapıya doğru gider, der ki:
--  Padişah babacım beni buraya niçin zincirlerle bağlattınız, ben deli miyim?
Padişah bakar ki kızı deliye benzemiyor.  Hemen oradan tekmil kızlarla kızını alıp saraya gelirler.  Kızları hamamda yıkayıp temiz elbiseler giydirirler.  Padişah kızlara sorar:
--  Kızımın aklını başına kim getirdi?  Kızlar der ki:
--  Biz bilmeyiz ablamız bilir, derler.  Oduncunun kızı dahi ahvali bir bir nail eder.  Sultan Padişah memnun olur.  Kıza der ki:
--  Kızım seni evlat edinip sultanla beraber gelin edelim.  Ne istersen emret, der.  Kız:
-  Ben azat kağıdından başka bir şey istemem.  Bir de İstanbul’a gidecek bir gemiye beni bindiriniz.  İstanbul’a gideyim, der.  Bakarlar ki kızı ikna edemeyecekler azat kağıdını yazar verirler.  O gün bir gemi kalkıyormuş, kızı kaptana teslimen İstanbul’a gönderirler.  Kız İstanbul’a vasıl olur.  Doğru Unkapanı köprüsüne gelip ikinci dubanın üstüne çıkar.  Of… Offf, diye bağırır.  Deniz karıştıkdan Of Lala meydana çıkar.  Kızı görünce taaccüp ile :
--  Kızım sen buraya nasıl geldin? Diye sorar.  Kız dahi:
--  Lalacığım şehzadem nasıl oldu? Der.  Lala:
--  Ah sultanım, şehzadem ümitsiz bir halde bıraktığın gibi elan yatıyor; der.  Kız der ki:
--  Kuzum lalacığım beni saraya götür de dünya gözüyle şehzademi bir daha göreyim.  Lala:
--  Kızım seni evladım gibi severim, apa gözünü, der.  Kız apar:
--  Aç gözünü, der.  Açar.  Kendini sarayın içinde bulur.  Doru şehzadenin bulunduğu odanın kapısına gelir.  Delikten içeri bakar ki şehzade karyolasında kukla kadar kalmış, yanıyorum, ölüyorum, diye çırpınıp duruyor.  Yanında müteaddid doktorlar tedavisiyle meşgul.  Kız der ki:
--  Lala içeri gir de sor bakalım şehzadenin derdine hiç çare yok mu?
Lala içeri girer, sorar:
--  Oğlum şehzadenin derdine çare yok mudur?   Doktor der ki:
--  Vardır ama gayet güçtür.  Yedi senelik sihirli su ile kaynamış dev beynini şehzadenin vücuduna sürülürse o anda ifakat bulur.  Lala çıkıp kıza söyler, kız koynunda sakladığı devin beynini lalaya verip, götür bunu çekmecemde buldum de, der.  Söyle bakalım bu mudur, der.  Lala götürüp:
--  Oğlum çekmecemde bir şey buldum, acaba bu mudur, der.  Doktorlar bakarlar ki  istedikleri beyin:
--  Lala bu zamana kadar şehzadeye niçin sıkıntı çektirdin, çabuk hamamı yak, derler.  Hamamı yakarlar.  Şehzadeyi çarşafla hamama götürürler.  Göbek taşında hem ılık suyla yıkarlar, hem de vücuduna devin beynini merhem gibi sürerler.  Üç gün devam ederler.  Şehzadenin vücudu iyi olur.  Bir gün lalasına der ki:
--  Lala benim sultanım nerede?  Lala:
--  Şehzadem sen o zaman yemin ettin ben de fırına attım, der.
--  Lala nasıl kıydın iki canlı insana, der.
--   Şehzadem, inanmazsan gösteririm, diye şehzadeyi kucağına alıp fırına attığı kuzunun yanmış kömürünü gösterir.  Sonra yine yatağına getirir.  Lala dışarı çıkar.  Şehzade kendi kendine:
--  Sultan öldükten sonra bana dünya haram olsun, diye baş ucundaki hançerle kendini vururken hemen sultan içeri girip:
--  Şehzadem ben buradayım, diye sarmaş dolaş olurlar ve ömürlerinin nihayetine kadar bahtiyarane yaşarlar?...!

28 Aralık 2012 Cuma

Dükkan Kazan Ben Kepçe-TAHMİN EDİLEMEYEN KELİMELER

Osmanlıca okumasını bilenler bilirler, en zor okunan kelimeler en tahmin edilemeyenlerdir.  Osmanlıca sessiz harflerle yazılır.  Tabii vav gibi, elif gibi sesli sayılan harfler yok değil ama genellikle harfler sessiz harftir.  Yani bir nevi yeni neslin mesajlaşması, internet üzerinden yazışması gibi.  Slm yazınca herkes onun selam olduğunu bilir ya, onun gibi.  İş böyle olunca insan bilmediği bir kelime ile karşılaşınca, hele hele o kelime uzun olunca baya bocalıyor.  Üstüne bir de kelime ecnebice bir kelimeyse yandınız.

Aynı şu yukarıda gördüğünüz kitabı elime aldığımda yandığım gibi.  İlk kelimenin harfleri ELİF-Y-N-Ş-T-ELİF-Y-N.  Okumaya çalışıyorum, mümkün değil bir anlam çıkartamıyorum.  Aynışetayin mi, Ayinşittayin mi işin içinden çıkamadım.  Kelimeyi de bilmiyorum.  Sözlüğe baktım, sözlükte böyle bir kelime yok.  Epey bir uğraştıktan sonra, Osmanlıca karşılaşmayı umduğum son kelimeyi söktüm:  Einstein!  Kitabın adı da EİNSTEİN NAZARİYESİ!


Hatta kitabın tam ismi: EİNSTEİN NAZARİYESİ, Mekan, Zaman ve Kütle Mevhumlarının Tebeddülü.  Kitabın yazarı Mehmed Refik, ileride harf devriminden sonra Fenmen soyadını almış.

Kitap 1340, yani 1924 tarihli.  O dönemde izafiyet teorisi ile ilgili bir kitapla karşılaşmak, hele hele yazılı kelimenin Einstein olabileceği hiç mi hiç aklınıza gelmiyor.
Kitap toplamda 72 sayfa.  İçinde şekiller, resimler var. Hatta Einstein'in da bir resmi var.
  

Daha dilini çıkartmaya başlamadan önce.  Bilgi de şöyle verilmiş:  "Musevi bir Alman ailesine mensup olan Aynştayn elyevm (yani bugün) 45 yaşındadır.

Kitapta izafiyet teorisi detayıyla açıklanıyor.



1924 yılında kitap ikinci baskısını yapmış, ilk baskısı 1922 tarihli.  Yani 1920 li yıllarda, bilime verilen değer insanı imrendiriyor.  Yine hatırlatmadan edemeyeceğim.  Savaş yıllarında, yokluk içersinde bilimsel çalışmalar son gaz devam edip, bir de bunlar yayınlanıp ikinci baskı yapabiliyormuş.  İnşallah o günlerimizi mumla aramayız.


12 Aralık 2012 Çarşamba

DÜKKAN KAZAN ben kepçe

                              Belki biliyorsunuzdur, dükkanımda daha çok Osmanlıca kitaplar var.


                Bu sabah dükkana bir kadın girerek incecik bir kitap uzattı.  Kitabın sol alt kısmını fareler kemirmiş.  Zaten topu topu 64 sayfa bir kitap. Ama hiç ikiletmeden hemen aldım kitabı çünkü kitap



Recaizade Ercüment Ekrem'e aitti.

Ercüment Ekrem'i lise yıllarımda keşfetmiştim.  Meşhedi ile Devrialem kitabıyla.  O gün bugündür de Ercüment Ekrem Talu'ya ait ne bulsam kaçırmamaya çalışırım.  Fakat bu kitap Meşhedi ile ilgili değildi.  Adı:
                                                  Evliya-yı Cedid
yani Yeni Evliyalar da denebilir.  Zaten kitabın kapağında da elinde telefonuyla bir evliya görülüyor.
Kuşağında da diviti var...

İnternetten biraz araştırdım.  Meğerse bu kitap ne kadar önemliymiş!
Bu kitapta Ercüment Ekrem o günün İstanbul'unu kendine has güzel Türkçesiyle ilerideki nesiller için kaydetmiş.  Kitapta geleneksel Ramazan eğlenceleri ve eğlence mekanları, yeni eğlence biçimleri, Dârülbedâyi sınıfı (sanatçıların isimleriyle), esnaf-ı operetciyân-ı İstanbul, Naşit Kulu Çelebi, Esnaf-ı operetciyân-ı Hâle (Beyoğlu Tepebaşı tarafındakiler), spor, Beyoğlu, giyim kuşam, parklar, gezinti ve pazar yerleri, yeme içme, ev döşemesi, törenler kutlamalar anlatılmaktadır.  Bu konuda daha detaylı bilgi isteyenler Doç. Dr.Abide Doğan'ın "EVLİYÂ-YI CEDİD VE ZEYL-İ EVLİYÂ-YI CEDİD ADLI
ESERLERDE HALK BİLİMSEL ÖĞELER" adlı incelemesini internet üzerinden okuyabilirler.

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bu 64 sayfalık incecik kitap o zamanlar


20 kuruşa satılıyormuş.  Bunun anlamı şu.  O zamanların bir lirası bugünün bir lirası değil.  Yanılmıyorsam Osmanlının son zamanına kadar bir lira demek bir sarı lira, yani bir altın lira demektir.  Aşağı yukarı bugünün parasıyla 640 TL ediyor.  Yirmi kuruş da 128 TL.  Haydi diyelim ki yanlış biliyorum ve değeri yarıya düşmüştü.  Yine de 60 TL civarı yapar.  Bugün kitaplar pahalı diye alıp okumayanlara duyurulur.  Ki o günler, Hicri 1338 , Miladi 1922  yılı tam savaş yılları.  Yoksulluk, yokluk, fakirlik hat safhada.  Ama insanlar 128 veya 60 TL verip incecik bir kitap alıp okuyormuş.  Utansak mı ne?

11 Aralık 2012 Salı

İZMİR'İN CEFASI- DÜKKAN KAZAN ben kepçe


Dükkan kazan ben kepçe diye bir seri yazı hazırlamaya karar verdim.  Sabahları dükkana gelince kendime bir nesne seçeceğim ve bu konuda yazacağım.  Dedim de aklıma geldi "nesne" kelimesini hiç düşündünüz mü?  Nesne kelimesi "ne ise ne"nin bozulmuş hali.  Yani bilmediğiniz bir obje, işte her ne ise ne, ahanda bu, adını bilmiyom ki söyleyim!.. mantığıyla türetilmiş bence harika bir kelime. Neyse bu sabah bir İzmir televizyon kanalında her yağmur yağdığında İzmir'in çektiklerinden konuşuluyordu.  Alt yapı eksikliği vs.  İzmir'in cefası...İzmir hakikatten çok cefa çekmiş, çekiyor derken benim de aklıma çok sevdiğim bir gravür geldi.  
             Tarihi:




Pek net okunmuyor, yardımcı olayım, 8 Mart 1873....  Yer İzmir.  İzmir'de yaşanmış bir felaket.  Bir kahve, deniz kenarındaki bir kahve ve gravürden anlaşıldığı üzre ahşap bir kahve binası olduğu gibi denize devrilmiş. Bu bilgiyi gravürün altındaki yazıdan okuyoruz, şöyle diyor:  İzmir'de Felaket:  Deniz kenarındaki bir kahvehane suya devrilmiş--cesetlerin toplanışı...

Belli ki çok sayıda ölü var.  Gravür, kurtarma çalışmalarını gösteriyor.  Gravürde arka planda görülen dağlardan, bu bölgenin bugünkü Hisarönü, yani benim dükkanın bulunduğu yerler olduğu anlaşılıyor.  O dönemde henüz Pier yok.  Ve deniz taaa Kızlarağasının duvarlarına kadar yaklaşıyor.  Buraya da İçliman deniyor.  Demek buralarda o zamanlar böyle kahvehaneler varmış.  Ve büyük kahvehaneler, içleri de insan doluymuş ki denizden cesetler toplanıyor,




vinçler kurulmuş bina kaldırılmaya çalışılıyor


                                 ve bütün bu olup bitenleri de meraklı bir kalabalık izliyor....


6 Aralık 2012 Perşembe

ARKASI YARIN: OF LALA

Evet Of Lala'nın Hikayesine kaldığımız yerden devam edelim.  
Nuruosmaniye Cami önü esir pazarı

            -- Kız seni evladım gibi severdim.  Sen herkesin sözüne uydun.  Şehzadenin cemalini seyredeceğim diye tılsım olan yanağındaki bene mum damlattın.  Bir sene daha sabredemedin.  Şimdi benden sana iylik: fırına şehzadenin yemini yerine gelsin diye bir sevgili koyunu var onu atayım.  Seni bir memlekete götürüp bırakayım.  Canına kast edemeyeceğim. 
Hemen koyunu yanan fırının içine atar.  Kızı kucağına alıp:
--  Kapa gözünü, der.  Kız gözünü kapar.
--  Aç gözünü, der.  Kız açar kendisini bilmediği bir memlekette bulur.  Gece yarısı karanlıkta etrafı göremez.  Zavallı kız kardeşlerini görmeye gittiğine bin kere lanet hevan olur.  Ağlayaraktan yürümeye başlar.  Bir büyük ağaç görerek üzerine çıkar gecenin mütebakını orada bin türlü endişe ile geçirir.  Sabah olur ağaçtan iner.   Yürümeye başlar.  Birkaç saat yürükten sonra bir şehre dahil olur.  Geceden beri  meyusiyetle düşüne düşüne kendi kendine bir karara varır.  Şimdi bu kararını mevki icraya koymak için çare arar.  Bir müddet daha gittikten sonra ihtiyar bir adama rast gelir.  Mahcubiyetle sorar:
--  Bakınız a efendi peder, burası hangi memleket ?  İhtiyar dahi:
--  Evladım burası Hint memleketidir.  Sen yabancı mısın?  Kız:
--  Efendi baba canım, ben garibim, kimsem yok.  Sizden esir pazarını soracaktım.  Nerededir bana gösterir misiniz?  İhtiyar:
--  Evladım buranın esircisiyim.  Bir yer aramadan güzel tesadüf; benden ne istiyorsun? Cevabını verince kız:
--  Ben terbiyeli yere satılmak istedim.  Zira terbiyem……. olduğundan başıma daha çok felaket gelmesi muhtemel.  Beni güzel bir yere satınız, der.
İhtiyar bakar ki kız fevkalade güzel, yüzlerle lira edecek, sevinir:
--  Peki kızım seni istediğin gibi yere satarım.  Haydi yürü gidelim, der.  Ve birlikte  yürümeğe başlarlar.  İyice yürüdükten sonra bir konağın önünde ihtiyar durur.  Kapıyı çalar.  Kapı açılır, içeriye girerler.  Kız konağın her tarafını mükemmel bulur.  Müteddin satılık köleler, cariyeler velhasıl kendisi gibi birçok talihsizler de orada tesadüf eder.  Orada iki gece kalır.  Üçüncü günü Hint padişahının sarayından iki harem ağası gelip bir güzel cariye ayırırlar.  Esirci ne kadar cariyesi varsa gösterir.  Beğenmezler:
--  Bunlardan daha güzeli yok mu? Diye sorarlar.. Esirci dahi:
--  Var ama biraz fiyatlıcadır, der.  Harem ağası:
--  Ne olursa olsun güzel olsun da, deyince esirci hemen gider oduncunun kızını getirir.  Lalalar pek beğenirler:
-  Bunu kaç liraya satıyorsun? Diye sorarlar.  Esirci üç yüz liradan bir para aşağıya olmaz, der.  Lalalar kızı pek beğendikleri için üç yüz lirayı verip kızı alırlar.  Esirci kızı bir yalnız odaya götürüp der ki:
--  kızım, al bu iç yüz lira senindir. 
Kız dahi:
--  Babacığım ben parayı ne yapayım, benim maksadım terbiye olmak.  Bu para sana helal olsun, der.  Esirci son derece memnun olur:
--  Haydi kızım git, Allah selamet versin.  Cenab-ı Hak da seni memnun eylesin, diye dualaşıp ayrılır.  Kız lalalarla Hint Padişahının huzuruna çıkar.  Padişah kızı pek beğenir. 
--  Haydi götürünüz.  İşinin neden ibaret olduğunu gösterin, der.  Kızı oradan başka bir odaya götürürler.  Odanın içi siyahlarla düşenmiş siyah perdeler asılmış, köşede bir karyola içinde mumya gibi sarı bir taze inim inim iniliyor.  Kızı götüren cariye yatağın yanına gider:
--  Sultan hanım istediğiniz gibi güzel cariyeyi esircinin hanesinde Base ağa efendi bulmuş, getirdi.  Emrinize amadedir.  Sultan başını çevirir bakar ve gayet ince bir sedayla:
--  Hakikatten güzel, beğendim, yelpazemi getiriniz, der.  Hemen cariye gider incili bir yelpaze getirir, yeni gelen kızın eline verir. 
--  Senin vazifen sultan hanımı yelpazelemek, der ve odadan çıkar.  Biçare kız hastanın başucuna geçer yelpazelemeğe başlar.  O yatakta “Allah, Of” diyerek inler, bu zavallı kız onu yelpazeler.  Gece olur, saat altıya kadar yelpazeler.  Sultan:
--  Haydi kızım, artık git yat, der.  Sultanın odasına muttasıl bir oda varmış. Kıza orada yatacaksın, der.  Gündüzden göstermişler, gider.  Zavallı soyunur yatar.  Fakat gözüne bir türlü uyku girmez.  Kendi kendine düşünür:
--  Acep bu sarayda ne esrar var?  Elbet yarın cariyelerden birine sorup öğrenirim.  Ertesi gün kalkar, yine vazifesi başına gider.  Sultan kıza gidip yemek yemesi için müsaade eder.  Kız öteki cariyelerle sofraya oturup yemek yerken sorar ki:
--  Rica ederim bu saraydaki matem neden.  Her köşede bir hüzün görüyorum.
Orada bulunan cariyeler:
--  Sus, sen de dün geldin bu gün her şeyi anlamağa kalktın.  Senin ne vazifen!  Cevabını verirler.  Biçare kız susmağa mecbur olur.  O gece dahi saat altıya kadar sultanı yelpazeler.  Sultan yatmak için müsaade eder.  Kız odasına gider.  Saat yediye kadar uyuyamaz.  Bir müddet daha o yana, bu  yana döner.  Tamam uyuyacağı zaman şark diye kapı açılır.  Kız uyur gibi yapar.  Gözünün aralığından gelenin kim olduğunu anlamak için bakar.  Kendisini esir pazarından gelip alan haremağasının bir tanesi olduğunu görür ki bu ağaya herkes baş ağa efendi diye ihtiram edermiş.  Kız kapısının bu ağa tarafından açıldığını görünce teaccüble kendisini uyur gibi gösterir.  Arap içeriye başını sokar, iki defa, “kız, kız”, diye bağırır.  Hiç ses çıkmayınca:
--  Uyumuş şeytan kız, der.  Kapıyı çeker.  Kız kendi kendine:
--  Acep beni bu adam ne yapacaktı gece yarısı, şunun arkasından gideyim bakayım nereye gitti! Der.  Hemen yataktan kalkar, salona çıkar.  Baş ağa merdivenden iniyormuş.  Kız da onu takip eder.  Arap odasına gider.  Bir dolap açar.  Bir kesik saplı kamçı, bir tabakta üç tane zeytin, bir dilim kuru ekmek alıp dolabı kapar.  Odadan çıkar, avluya iner.  Kız da arkasından gider.  Arap bahçe kapısını açar, bahçeye çıkar.  Bahçe saray bahçesinden ziyade viraneliğe benziyormuş.  Her tarafını otlar bürümüş.  Bahçeye uzun müddet bakılmadığı yek nazarda anlaşılıyormuş.  Lala bahçede bir miktar yürüdükten sonra yerden bir mahzen kapağı açar.  Kapağın içindeki merdivenden aşağıya iner.  Kız da arkasından iner.  Lala bir odaya girer.  Kızın kulağına ince bir seda gelir:
--  Lala yine mi geldin?  Kız kapıdan içeriye bakar ki tavana saçlarından asılmış bir delikanlı mumya gibi sararmış o kadar zayıflamış ki tarif olunur gibi değil.  Lala hemen tavandan delikanlıyı indirir, ekmekle zeytini verir.  Zavallı çocuk aç köpek gibi ekmeğe sarılır yer. Ondan sonra Lala:
--  Bre nâbekâr daha uslanmadın mı? diyerek elindeki kırbaçla delikanlıyı bayılıncaya kadar döver.  Biçareyi baygın bir halde tavana asar.  Kapıdaki kız işin hitam bulduğunu anlar.  Laladan evvel koşa koşa odasına gelip yatar.  Biçare kız yarı uyur, yarı uyanık sabahı eder.  Sabahleyin yine vazifesi başına gider.  Sultanı yelpazelemeğe başlar.  Sultan dahi her günkü gibi ah of deyince kızın içi lüzün olurmuş.  Kendi kendine düşünür:
--  Acep akşamki gördüğüm halleri söylesem mi?   Yoksa sultanın matemi o delikanlıdan mı? diye fikrinden geçirir ki ne olursa olsun söylerim diye tekmil cesaretini toplar, sultana der ki:



Arkası yarın...

5 Aralık 2012 Çarşamba

OF LALANIN HİKAYESİ



Evet efendim, masalımıza konu olan Unkapanı köprüsüne bir göz attıktan sonra devam edelim:



            --  Ah Lala canım, ben sultanı nasıl göndereyim. Ya bir akıl öğreten olursa ne yaparım der.  Lalası:
            --  Evladım, o kız gayet saf, bir şeyden haberi yok, korkacak ne var? Gider, akşama kadar oturur, akşamüstü yine gelir.
            Şehzade biraz düşündükten sonra:
            --  Lalacığım, ademoğlu hilebazdır kimse ermez fendine, ben doğrusu korkuyorum.  Fakat sen babam yerindesin.  Sözünü kıramam.  Sabah erkenden gitsin, akşamüzeri gelsin.  Sakın gece kalmasın, der ve yukarı sultan hanımın odasına çıkar.  Sabah olur, kız bir sevinçle uyanır.  Lalasını çağırır:
            --  Lalacığım.  Beni gönderecek misin?  diye sorar.  Lala dahi:
            --  Sultanım göndereceğim ama gece kalmayacaksın, kimse ile de görüşme.  Pederini, hemşirelerini akşama kadar gör.  Akşamüstü gel ben seni ikinci dubadan alırım.  Haydi süslen, elmaslarını tak, ablalarına hediye götür, der.
            Kız kalkar, kemal-i meserretle giyinir, kuşanır, takar takıştırır, hemşirelerine de  birer elmaslı broş alarak  feracesini giyer.  Lalanın yanına gider.  Lala da bir torba altın alır. 
--  Kapa gözünü sultanım der.  Kız gözlerini kapar. 
--  Aç gözünü sultanım der.  Kız gözlerini açar.  Kendisini Unkapanı köprüsünün ikinci dubasında bulur.  Altın torbasını da kızın eline verir:
--  Haydi Sultanım Allah selamet versin.  Akşamüstü gel, burada Of Of diye bağır.  Ben gelir seni alırım, der.  Kız da:
--  Merak etme Lalacığım ben vaktiyle gelirim, diye oradan ayrılır.  Hemen bir arabaya biner, evlerine gider.  Orası fakir mahallesi olduğundan hiç araba o sokağa girmemiş.  Şimdi fevkalade olarak bir arabanın gelmesi bütün komşuları pencerelere koşturur…?!  Ablaları dahi pencereden bakarlar ki elmaslara gark olmuş bir taze kapılarının önünde arabadan iner ve kapılarını çalar.  Hemen kızların ikisi de koşarlar kapıyı açarlar.  Kapıdan içeri o hanım girer hem de şu türlü serzenişte bulur:
--  Hay hıyanetler… Hay altı ayda küçük hemşirenizi ne çabuk unuttunuz?  Bana yabancı gibi bakıyorsunuz.  Kızlar o zaman kardeşlerini tanır ve ağlayaraktan boynuna sarılırlar.  Kimisi yaşmağını çözer, kimisi feracesini çıkarır.  Zaten güzel olan hemşirelerini büsbütün güzelleşmiş bulurlar.  Kız getirdiği hediyeleri ve altın torbasını verir.  Kızların meserretlerinden haykırışlarını duyan bitişik evdeki acuze bir kadın hemen yeldirmesini arkasına alır, kızların evine gelir.  Bu ihtiyar kadın kızların valideleri vefat ettikten sonra daima aralarından çıkarmadığı için hem severler, hem de valide bilirlermiş.  İhtiyar içeri girer girmez kız kalkar elini öper, ihtiyar dahi:
--  El öpenlerin çok olsun evladım.  Ayol bu zamana kadar nerede idin?  Halana diye gittin bir daha görünmedin. Aa…. Üstüme iylik sağlık. Hiç böyle hala görmedim.  Anlat bakayım yavrum nerelerdeydin, diye kızın önüne dökülür.  Kız dahi nerede bulunduğunun doğrusunu anlatır. Acuze güya meraklanmış gibi birkaç kere genirdikten sonra:
--  A benim evladım, o sarayda lalayla senden başka kimse yok mu, diye sorar.  Kız:
--  Hayır bir lalam bir de ben varım.  Başka kimse yok, cevabını verir.  Acuze müstehziyane bir tebessümle gözlerini süzerek:
--  Baksana bana kızım, senin saf kalbin böyle şeylere aldanır ama ben aldanmam.  Benim gibi gün görmüş geçirmiş kadın bir vakitte aldanmaz, der.  Kız bu lakırdıyı işitir işitmez yıldırımla vurulmuşa döner:
            --  Aman hanım nene o nasıl lakırdı, der.  İhtiyar dahi:
            --  Nasıl masıl, ne bileyim gördüğüm hali doğru söylüyorum.  Bakayım, sen ne yiyip içiyorsun?  Kız:
            --  Ne canım isterse lalama emrediyorum.  Pişirir, deniz kenarında masa üzerinde hazırlar.  Ben de orada yerim.  Bir bardak da şerbet içerim…
            Kadın:
            --  Ondan sonra yatağına mı gidersin, yoksa lalanla oturup konuşur musun?  Kız:
            --  Vallahi hanım neneciğim ben hiç kendim yatağıma gitmedim. Nasıl gittiğimi bilmem.
            Kadın:
            --  Gördün mü sefayı!  İşte sen o şerbeti içme de bak olanları seyret.  Şaşkın kız altı aydır acaba nasıl yatağıma yatıyorum diye düşünmedin mi?  Şimdi sen bu akşam git o şerbeti içme.  Bir bahane ile bir yere dök.  Yine kendini uyuyor gibi yap da bak o zaman benim sözümün haklı olduğunu anlayacaksın.  Kız:
            --  Peki öyle yaparım bakalım ne olacak? Diye getirdiği altından biraz da kocakarıya verir.  Bir müddet sonra babası da gelir.  Onunla da görüşür.  Fevkalade rahat olduğundan bahsile babasının ellerinden öper.  Öbür akşama kadar güle oynaya vakit geçirirler.  Akşamüstü babası bir araba getirir.  Kız da ablalarıyla vedalaşıp gider.  Unkapanı köprüsünde arabadan iner, ikinci dubanın üstüne çıkar Of Of diye bağırır.  Deniz karışır, Of Lala çıkar:
            --  Aferin Sultanım sözünde sebat ettin, kapa gözünü, der.  Kapar.
            --  Aç gözünü der.  Açar, kendisini sarayında bulur.  Bir müddet sonra lalası yemeğini hazırlar getirir.  Sultan yemeğini yer.  Şerbetini verir.  Lala oradan ayrılır.  Kız hemen şerbeti denize döker, kendini uyuyor gibi sandalyenin üzerine bırakır.  Lala gelir, kızı kucağına alır karyolasına götürür, yatırır.  Dışarıya çıkar.  Kız kendi kendine:
            --  Dur bakalım, galiba hanım nenemin dediği gibi çıkacak, diye vukuata muntazır olur.  Saat altı raddelerinde uzaktan bir mızıka sedası işitir.  Hemen karyolasından iner pencereden bakar ki birkaç sandal içi erkeklerle dolmuş, ellerinde meşaleler öndeki sandalda gayet güzel bir delikanlı.  Sandallar rıhtıma yanaşır.  Delikanlı çıkar, sairleri geldikleri tarafa dönüp giderler.  Kız şaşırır.  Süratle karyolasına yatar.  Şehzade de:
            --  Sultanım geldi mi? diye sorar.
            Lala dahi:
            --  Evet şehzadem, bu kız senin bildiğin hilekârlardan değildir.  Yine eski minval üzere şerbetini içti, uyudu, ben de kucağıma aldım yatırdım, der.  Şehzade emin olur.  Doğru Sultan hanımın yanına çıkar.  Bir müddet kızın cemalini meftuniyetle seyreder.  Sonra yatıp derin bir uykuya dalar.  Şehzadenin uyuduğunu kız hisseder etmez hemen kalkar karyoladan aşağıya iner.  Baş uçlarında yanan altın şamdanı eline alır, şehzadenin yüzünü iyice göreyim diye üzerine doğru tutar.  Şehzadenin güzelliğinden mütehayyir olup bin can ile aşık olur ve muvazenesini kaybederek elindeki şamdanı alır mumun bir damlası şehzadenin yanağındaki güzelliğine başkaca letafet veren bir (ben) varmış onun üzerine damlar.  Şehzadenin vücudunu bir alevdir istila eder.  Kız şaşırır.  Şehzade uyanır:
            --  Eyvah Lala.  Ben sana demedim mi?  İşte mahvoldum, diye bağırır.  Lala imdada koşar:
            --  Ne oldun şehzadem? Der.  Şehzade
--  Ben sana demedim mi? İnsanoğlu hilebazdır kimse ermez fendine Her kişi ne ederse yine kendi eder kendine:  Gözüm görmesin sultanı fırına at.  Benim canıma kıyan insanı vallahi istemem, der.
            Lala kızı tutar yanmış fırına götürür.  Biçare kız hiç söz söylemez, yalnız ağlarmış.   Lala der ki:


Arkası yarın....