30 Kasım 2018 Cuma

SÜLEYMAN SÜTE DÜŞTÜ


  Küçükken bana anlatılan tekerlemeli bir masal vardı.  Zalim bir masal ama bana çocukluğumun güzel huzurlu günlerini hatırlattığı için hiç zalim gelmiyor.  Zaten çocuklara, çocukları korkutmayan masallar anlatmanın da doğruluğundan pek emin değilim. 

Birincisi o kadar steril masallar çocukların ilgisini çekmiyor, yavan geliyor; ikincisi belki de masalların zalim ve korkunç olmaları çocukları hayata hazırlıyordur.  Bir yaşa kadar her kötü bilgiden sakınılarak var olmayan bir dünyaya alıştırılan çocuk sonra belki de var olduğundan bu yana en kötü haliyle somut bir dünyaya atılıveriyor ve başa çıkamayınca da şaşırıp kalıyoruz.

Biraz önce söylediğim gibi ve arkası yarın şeklinde yayınladığım zaman herkesin de okuyup görebileceği gibi, son derece “irkiltici” olan bu masal, küçükken beni hiç irrite etmemiş.  Sadist bir insan da değilimdir. 
Bu masala benzeyen masal var mı diye biraz araştırma yaptım.  Tabii bu tarz "silsile" halinde ilerleyen tekerlemeli masallar var ama buna benzerini bulamadım.  Bunu bana küçükken annem ve akraba ablalarım ve teyzelerim anlatırdı.  Söke ve Kuşadası civarında, en azından bizim sülale tarafından bilinen bir masal.

 Neyse, masala geçeyim:


                            SÜLEYMAN SÜTE DÜŞTÜ


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde diyarların birinde fakir bir karı koca yaşarmış.  Bunlar küçük bir köyün yamacında mutlu mesut yaşarmış.  Yoksul olmalarına rağmen hallerinden memnunlarmış, tek eksikleri bir evlatmış.  Bir türlü bir çocukları olmuyormuş.  Ne yaptılarsa, kime gittilerse bir çaresini bulan olmamış.  Onlar da kaderlerine razı olmuşlar.  Hayatlarına devam etmişler. 
            Onlar böyle huzur içinde birlikte yaşlanırken, günün birinde evlatsızlık canlarına tak etmiş ve küçük bir kurbağa yavrusunu evlat edinmeye karar vermişler.  Adamcığız dere kıyısındaki su birikintilerine giderek, güzel mi güzel, çevik mi çevik, yeşil mi yeşil bir kurbağa yavrusunu alıp eve getirmiş.
Kadın kurbağayı görünce bir sevinmiş, bir sevinmiş ki görmek lazımmış.  Hemen kurbağaya evin en güzel yerinde bir yatak hazırlamışlar.  Ona gözleri gibi bakmaya başlamışlar. Bir dediğini iki etmiyorlarmış. Kurbağaya Süleyman ismini vermişler. Artık bu kurbağa onların hayatlarının bütün neşesi olmuş.  Olmuş ama Süleyman biraz arsız, biraz yüzsüzmüş.  Zavallı yaşlı adam ile karısına türlü türlü eziyetler ediyor, sırf kapris olsun diye zavallılara neler neler yaptırıyormuş.  Ama onlar yine de hayatlarından memnunlarmış.  Süleyman’ı iyi yetiştirmek için bütün imkanlarını seferber etmişler. 
            Günlerden bir gün, Süleyman’ın annesi Süleyman’a sütlaç yapmak için sağdığı sütleri bir kazana koymuş, kazanın altına kocaman bir ateş yakmış, sütü kaynatmaya koyulmuş.
Bakmış evde şeker kalmamış, kocasına söylemiş, “Bey,” demiş, “bir koşu köye gidip bakkaldan şeker alıversene.  Süleyman’a sütlaç yapacağım ama hiç şeker kalmamış.” 
            Süleyman’ın babası karısını duyunca hemen davranmış, bir koşu köye gitmiş.  Kadıncağız da kazanın başında sütü karıştıra, karıştıra kaynamasını bekliyormuş.  Süleyman arsız olduğu kadar, yaramaz, laf dinlemez bir çocukmuş. Annesi sütü kaynatmakla uğraşırken o da bir zıplamış kazanın kenarına çıkmış.  Kazanın bir tarafından diğer tarafına zıplayarak oynuyormuş.  Annesi uyarmış, “Süleyman, çocum, dikkat et, ayağın kayar, sütün içine düşersin,” demiş. 
            “Bana bir şey olmaz,” demiş Süleyman.
            Annesi biraz sonra tekrar ikaz etmiş.  Ama Süleyman’ın annesini dinlemeye hiç niyeti yokmuş.  O kazanın bir tarafından diğer tarafına zıplamaya devam ediyormuş.  Kadıncağız sözünü dinletemeyince, “Amaan,” diye düşünmüş, “biraz sonra altındaki ateş kazanı iyice ısıtır, onun da ayakları yanar, mecburen iner nasıl olsa aşağıya.”
            Bu arada sütlaç için gerekli olan pirinci almak için eve kadar uzanmış.  Giderken de Süleymana tembih etmiş, “Süleyman, çocum dikkat et, kazan ısınıyor, bir yerini yakma.”
            Kadıncağız eve girmiş, pirinç torbasını çıkarmış, içinden bir kase pirinç almış, yeniden torbanın ağzını kapatıp yerine koymuş.  Pirinçleri önce ayıklayıp sonra sudan geçirmiş, iyice temizleyince almış çıkmış dışarı. Uzaktan kazana bakmış, Süleyman üstünde değil.  “Oh,” demiş, “indi demek.”
            Ama maalesef Süleyman inmemiş.  Kazan ısındıkça ayakları yanmaya başlayan Süleyman kazanın bir tarafından bir tarafına daha hızla atlamaya başlamış.  Kazan iyice kızmaya başlayınca da, tutunamamış ve lup diye kazanın içine düşmüş.  Pişmiş.

28 Kasım 2018 Çarşamba

KELİMELER


                                                                               KELİMELER                                                                                       
Her okuduğunuz kitapta iki kelime öğrensek fena mı olur?  Nedir bu yeni basılan kitaplarda, basılan her kelimenin “bilinen” “anlaşılabilir” kelime olması kaygısı?
Puslu Kıtalar Atlası’nı okuduğumda ne kadar hoşuma gitmişti dili.  Ne hoş bir üslubu vardır.  Hele benim gibi masala bayılan biri için susuz kalmış birinin buz gibi akan bir dereden kana kana su içmesine benzer.  Okuyanlar bilir, okumayanlar için izah edeyim, İhsan Oktay Anar bir sürü Osmanlıca kelime kullanır.  Bir sürü eski laf lakırdı.  Zaten o ballandıra ballandıra anlatma tekniğine de bu sayede ulaşır.  Fakat bunu öyle ustalıkla yapar ki, bu kelimelerin çoğunun anlamını tam olarak bilmeseniz dahi, cümlenin gelişinden kelimenin anlamını çıkartırsınız ve çoğunda sözlüğe bakmanıza gerek kalmaz.  Eh bakmanız gerekenler olursa da, bir iki kelime öğrenmiş olursunuz, yanınıza kâr kalır.

Neyse bir gün kızım Elif’in, üniversiteye giderken, ders icabı kitabı okuması gerekti.  Artık hangi derste, ne için okuyorlardı bilemiycem.  Geldi benden kitabı sordu.  Gitti yerinden aldı.  Kitapla odasına girdi, belli okumaya başladı.  Beş dakika geçti geçmedi, fırtına gibi odasından fırlayıp, kasırga gibi esti, ateşler püskürdü.  Vay efendim, neymiş bu?  Bir kelimesini anlamıyormuş.  Ne bilsinmiş o Osmanlıca.  Mecbur muymuş bilmeye.  Nasıl anlayacakmış?  Nasıl okuyacakmış?  Hocasına veryasın etti.  Kendini yerden yere attı. Çırpındı vs.  Sakinleşir gibi olunca ona, “kızım git şöyle üç dört sayfa oku.  Bilmediğin kelimelere takılma.  Biraz okuyunca anlayacaksın ki, onları bilmesen de metni anlıyorsun,” dedim.  Gerçekten de gitti, okudu ve kitabı sevdi.  Anladı.  Üstelik dediğim gibi bakmak zorunda kalacağı birkaç kelimeyi de öğrenmiş, dağarcığına katmış oldu.
Sonra öğrendim ki bu Puslu Kıtalar Atlası’nı üniversitelerde okutmak moda olmuş.  Anlaşılan Elif’in isyanını, bütün öğrenciler de paylaşıyorlar.  Ve muhtemelen öğretmenlerine itirazlar ediyorlar.  Bence, öğretmenlerinin tepkisi benim Elif’e verdiğim tepki olmalıydı.  Ama yine anlaşılan o ki, öğretmenleri de öğrencilerine hak veriyor (ki merak etmeden edemeyeceğim, neden o zaman okutmak için başka bir kitap seçmiyorlar?).  Sonuç olarak yayınevi ve yazara baskı yapılmış olacak ki, yeni baskılarda Osmanlıca kelimelerin yanına parantez içinde yeni Türkçeleri yazılıyormuş.  Ben elime alıp kitabı görmedim, öyle olduğunu söylediler.  Çok üzüldüm. Ama şaşırdım dersem yalan olur. 
Bu konuda iki itirazım olacak:  Birincisi kitabın tüm o akıcılığı, masalsı havası, bütünü ve üslubu kaçar.  İkincisi, üniversite öğrencilerimiz biraz zahmet buyursunlar, anlamaya çalışsınlar, bilmedikleri kelimelere de sözlükten bakıp bir iki yeni kelime öğrensinler.  Üniversite seviyesindeki eğitime bu yaraşır.  Yoksa magazin basınının kullandığı sayıda kelime ile iktifa edip edebiyat yapmaya, yazı yazmaya kalkışan ve başaramayan bir sürü okumuş yetersiz elemanımız olur, ki bunlardan etrafta bol bol var.
Dahi anlamındaki -de ile bağlaç ki’leri birleşik yazıp, tam tersine birleşik yazmaları gerekenleri de ayrı yazan bu kadar insanın mantar gibi patlaması bu tür yetersiz eğitimden kaynaklanmıyor mu?
Tekrar edeyim, her kitapta bir iki kelime öğrenmek fena mı olur?  Her kelime bir kavram demek.  Her kavram bizi düşünmeye sevk eder.  Biraz düşünmeye başlamanın zamanı geldi de geçiyor.

Terörizm ve Terörist


                                                             


                                       Terörizm ve Terörist

Şu “terörist” kelimesi son günlerde epey bir vaktimi aldı.  Beni düşündürdü.  Üzdü.  Hüzünlendirdi.  Umutsuzluğa kapılmama neden oldu.  Bugün de güldürdü. 

Bu yazıyı yazmaya karar verince, dur, dedim kendi kendime, “terörist”in Türk Dil Kurumu sözlüğündeki karşılığı neymiş acaba, bir bakayım.  Yazıma da, “terörist”in anlamına Türk Dil Kurumu sözlüğünde baktığınızda falan falan anlama gelmekte, diye başlayayım.  Baktım sözlüğe.  Vallahi bir gülmektir aldı beni.  Teröristin karşılığı şu: “Yıldırıcı”.  Bu kadar.   Başka bir izah, açıklama yok. Gerçekten şu Türk Dil Kurumu Sözlüğünden kim mesuldür ya?  Gidip teşekkür edeceğim.  Çok güldürdü beni. 

Şöyle bir haber düşünebiliyor musunuz:  YILDIRICILAR ON CAN DAHA ALDI.
Herkes sorar tabii, “kim len bu Yıldırıcılar?  Yeni bir terörist grup mu?”  diye.  Bu sözü bilmeyen bir çocuk, sözlüğe bakıp anlamını anlamaya çalışsa mümkün değil anlayamaz.  Şimdi arkadaşım, sözlüğün amacı, yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulmak değildir.  Sözlüğün amacı, sözün anlamını anlamanızı sağlamaktır.  “yıldırıcı” bunu başarıyor mu?  Tabii ki hayır.

Ya vallahi neresinden tutsun da başlasın insan, her şey eğri olunca?

O zaman kulağımı tersten göstereceğim.  İngilizce-İngilizce bir sözlüğe bakayım.  Sonra da İngilizce-Türkçe sözlüğe bakacağım.

Oxford sözlükte şöyle diyor: A person who uses unlawful violence and intimidation, especially against civilians, in the pursuit of political aims.  Yani, politik amaçları için, özellikle sivillere karşı hukuk dışı şiddet ve yıldırma hareketi kullanan kişi.  Ve bizim dilimize de terörist olarak girmiş.  Bizim dilimizde “yıldırıcı” dediğimiz zaman böyle bir anlam çıkmıyor.  O yüzden, biraz zahmet vermiş olacağız ama Türk Dil Kurumunda çalışan kardeşlerimiz de bunu böyle izah etseler iyi olur.
Şimdi İngilizce-Türkçe sözlüğe bakalım bakalım: Terörist, tedhişçi.  Oh be.  Bari onlar doğrusunu yazmış.  Türk Dil Kurumu sözlüğü acaba “tedhişçi”ye ne yazmış, merak ettim.  Ona da bakalım: Yıldırıcı.  Eh en azından istikrarlılar, diyelim bari.  Ama komik oldukları da kesin.

Neyse geleyim asıl konuma.  Konumuz “teröristler”.  Artık hayatımızın bir parçası, dünya siyasetinin vaz geçilmez unsurları ve tüm insanların kâbusu.  Kimle konuşurken “terörist” deseniz, ne dediğinizi hemen anlar.  Küçük çocuklar bile.  Bu kadar çağdaş yaşamın ayrılmaz bir parçası oldular. 

Hani insana öyle geliyor ki, insanlık var olduğundan beri bu kavram da vardı.  Ama yokmuş.  Terör kavramı var.  Korku, dehşet olarak.  Ama bunu neredeyse bir meslek haline getirip, sistematik olarak dünya politikalarını yönetmek için kullanmak keyfiyeti meğerse çok yeniymiş.  Biçare bizlere düşmüş bu korkunç kavramın dünyaya yayılmasına tanık olmak. 

Geçen gün çeviri yaparken Osmanlıca kelimeler kullanmam gerekiyordu.  Türk Dil Kurumumuz sağ olsun, bir “Türkçe-Osmanlıca” sözlüğüne sahip olmadığı ve böyle bir sözlüğü gereksiz bulduğu için, İngilizce metinde eski bir İngilizceyle yazılmış cümleleri, ben de çevirimde eski bir Türkçeyle yazmaya çalışınca zorluk çekiyorum bugün kullandığımız Türkçe kelimelerin yüz yıl önceki karşılıklarını bulabileceğim bir sözlük olmadığı için.  Bu sıkıntıyı da İngilizce kelimelere doğrudan eski bir sözlükten bakarak bertaraf ediyorum.  İyi oluyor.  Elimdeki sözlük 1924 yılına ait.

İşte başka bir kelimeye bakarken, gözüne “terror” kelimesi ilişti.  Altında da “terror”dan türemiş “terror stricken”, “terrorism” ve “terrorize” kelimeleri ve o günkü Türkçe karşılıkları vardı. 
Ama “terrorist” kelimesi yoktu.  Sözlüğe bakakaldım. Olmayan “terrorist” kelimesinin bir yüzyılda tüm dünyayı dolduran bir kavram olarak varlık bulması beni çok korkuttu.  Şaşırttı.  Kızdırdı.  Üzdü.  İsyan ettirdi.


Ne biçim bir zamanda yaşıyoruz?  Dünya var olduğundan beri ne kanlı savaşlar görmüş, ne katliamlar yaşamış ama “terörist” diye bir kavramın vücut bulması, sistematik olarak savaşlardan dahi daha korkunç bir hal alması, yaygınlaşması bizim zamana nasip olmuş.

16 Şubat 2018 Cuma

EŞYANIN KIYMETİ


                                                            EŞYANIN KIYMETİ

İnsanın eline geçen bir sayfa…  İlk başta ne idüğü belirsiz bir sayfa.  Düzgün bir mektup sayfası değil.  Kitap veya defterden çıkmış bir sayfa değil.  Sertçe bir kağıt.  Elime alıp dikkatle inceleyince fark ediyorum ki iki davetiye, uç uca birbirine yapıştırılmış, arkası uzun bir liste yapılabilecek bir parça kağıt haline getirilmiş.
Kağıt kıymetli yani.  Bugünkü gibi kıçımızı, başımızı silip silip atmıyoruz.  Nereden gelip nereye gittiğini hesap etmeden.  O kıçımızı sildiğimiz bir tomar kağıdın, üzerine tek bir kelime yazıp veya yazmayıp buruşturup attığımız kağıtların, broşür, reklam diye yerlere savrulan o kağıtların kaç ağacın kesilip geldiğinin hesabını yapmıyoruz.  Ama ormanlar kesiliyor diye aynı kıçlarımızı yırtıyoruz.
O zamanlar kağıt kıymetliymiş.  Davetiye 12-9-954 tarihli.  Kıymetli olan sadece kağıt da değilmiş.  Zaman farklı tabii.  Daha erkek egemen bir toplum.  Halbuki sonraki yirmi yıl durum baya bir değişmeye yüz tuttuydu.  Sonra biraz daha ilerledi.  Şimdi daha da kötü yapmaya çalışıyorlar.  O günün o erkek egemen toplumunu bile hoş görebiliyorum.  Umut vardı çünkü.  Adam olunabilirdi.
Davetiye şöyle hazırlanmış:
Sayın Bay, (bir boşluk)…  Davetlinin adı yazılacak. Bir kadının da tek başına davet edilebileceği düşünülememiş belli.  Kadın ciddiye alınmıyor.  Dul bir kadınsa, kim bilir belki de şifahen davet edilmiştir.  Bekarları saymıyoruz zaten.  Gerçi hediyelerini kabul etmiş Saruhan amca.  Neyse devam edeyim: Oğullarım (oğullarımız değil, boş ver karıyı kim takar) Tufan ve Orhan A…’un 12-9-954 Pazar günü saat 16 da Mithatpaşa caddesi 531 (muhtemelen o dönemde İzmir’deki yalılardan biri idi) no.lu evimizde yapılacak olan Sünnet töreni münasebetiyle mevlüdü şerif okunacağından bu mutlu güne şeref vermenizi saygı ile rica ederiz.
Babası Saruhan A…



İki adet davetiye, kendinden katlamalıymış.  Katlanmamış, kullanılmamış.  Birbirine yapıştırılmış. Sonra arkasını çeviriyorum.  Kurşun kalemle uzun bir liste var:  


                                              ---Sünnet Hediyeleri---
Sonra listeye göz gezdiriyorum…
Ziya Ç…                               Büyük Cam Vazo
Muzafer B….                      Altı dar cam vazo
Okul adına:                         İki dolma kalem (yirmişer lira)
Seyit beyler                        Setcade
Abdurrahim E…                 Mavi Pasta tabakları
Reşat E.                                Altı yemek tabağı
Feride A.                             Altı bardak (limonata)
Hüseyin A.                          Bakır tencere
Mukâfat A.                         Tufana saat
Faik A.                                  Oyuncak
Betül G.                               Duvar saati
H. K.                                      İki altın
İhsan A.                               Oyuncaklar (10 lira)
İsmail A.                              Pul koleksiyonu
Et…lar                                   Küre, kalemtraş
Semiha Y.                            Şeker
S…                                          Yapma çiçek
Çizmeci B….                        İki tablo
Erdoğan O.                         Atatürk’ün Ciltli Nutku
Ali Rıza B.                            Dolma Kalem, mızıka
İbrahim D.                          Dolma Kalem
Tarık G.                                Çatal, kaşık
Şakireler                              Altı su kupası
İhsan Y.                                Çini vazo, İngilizce lügat
Nezahat A.                         İki gümüş sigara tablası
B.N.                                       Meyva tabak takımı
Nusret H.                            Tencere (bakır)
K.N.                                       Tencere (bakır)
Mukafat A.                         Havlu
Yıldız A.                                Havlu
Nasibe                                 Havlu
Emine                                   Havlu, şeker
Çizmeci B.                           Havlu
Servet H.                             Orhana bornoz, sünger
Cev….                                   Büyük Altın
Sabahat Ç.                          Futbol, albüm
İsmet Hn.                            Şeker
Teyze k..                              Şişe kolonya
Meliha H.                            Biskot
Gülgün A.                            Şeker
Hasip D.                               20 lira
Pakize E.                              4,5 lira
Selçuk T.                              Oyuncaklar
Fikret A.                              Küre, eşarp, çorap, çukilat, maske
Samsunlular                       Çini vazo, un kurabiyesi
Mehila                                 Üç tabak
Sıdıka H.                              Pasta tabak (yedi adet)
Manisalı E.                          Pasta
Mehmet O.                        İki kurşun, dolma kalem
Palamutçu…                       Bi kutu çukilat
Didar İ.                                 İki havlu
Rasime                                 Kolonya
Nigar H.                               Kuşlu hokka
Maksut Y.                            Şişe kolonya

Şimdi evin adresine baktığınızda, ev İzmir’in nezih bir semtinde, muhtemelen deniz kenarında.  Yani halleri vakitleri yerinde bir aile olduğunu tahmin ediyorum.  Ayrıca davetiye de bastırmışlar.  Bütün bunlar kalbur üstü olduklarını çağrıştırıyor.
Sonra hediyelere bakıyorum…. Eşyanın kıymetli olduğu kıymetli günler.  Har vurup harman savrulmadığı.  Üç bardağın, bir tencerenin, iki havlunun hora geçtiği yıllar.  Kağıtların uç uca eklenip kullanıldığı ve saklanıldığı yıllar ki 2018 yılında benim elime geçiyor.

Toz pembe değilmiş tabii ki.  Her şey harika, mükemmel değilmiş.  Kadının durumu belli mesela.  Ama şu anla mukayese edince, ilerleyeceğimize geriledik gibi geliyor insana.  Her şeyi çok hızlı harcayıp bitiriyoruz.  Tüketiyoruz.  Kadının kıymeti hala ortada.  Şimdi bir de eşyayı da yok ediyoruz.  Davetiyelere kadının adı yazılıyor belki ama varlığı siliniyor.

2 Mayıs 2017 Salı

MASAL

Bugünkü masalım kısa ve güncel:

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde saf insanlar yaşarmış internet çağı denen bir çağda hüküm süren garabet bir hükümetin yönettiği cennet gibi topraklarda.
Gelin görün ki bir zaman sonra bazı aklı evveller kötü emelleri için bu saf insanları kandırmaya başlamışlar. “Efendim,” demişler, “artık internet çağındayız.  Bilgiye ulaşmak çok hızlı ve çok kolay.  Atın ansiklopedilerinizi.  Ne hantal şeyler onlar öyle.  Modası geçmiş.  Kitabın zamanı bitti.  Artık her şey bilgisayardan.  Akıllı telefonlarla bile tüm bilgiye ulaşabilirsiniz.  Zamanı geçti artık ansiklopedilerin.  Atın, yakın, yok edin...  Ay inanamıyorum ne modası geçmiş, ne bağnaz, ne örümcek kafalısınız böyle!”
--   Ama ya bir şey olursa?
--  Ne?
--  Yani ne bileyim, elektrikler kesilir, internet kesilir vs.
--  Bir süreliğine canım.  Sürekli olmaz ya.
--  Ya savaş çıkarsa, tüm internet bağlantısı kesilirse. Uzun süreliğine
--  Yok artık.
--  Ya da ne bileyim nasıl Facebook’a, Twitter’a bazen erişim engelleniyor, vikipedi'ye falan da engellenirse.

--  Daha neler...

26 Nisan 2017 Çarşamba

YENGEÇ İLE TOSBAĞA'NIN DEVAMI....

Bizim yan gezen yengeç aslında
Dürüst değilmiş, kötülük varmış aklında.
Sırf kendisinin olsun istiyormuş buğdayın hepsi
Aklından  bin bir düzen kuruyormuş gizli gizli.
Yengeç hemen davranmış, kurnaz ya,
“Gel bir yarışa tutuşalım,” demiş tosbağaya.
“Başlayalım koşmaya dere kenarından,
Yanına önce kim varırsa buğdayların,
Onun olsun topladığımız  ürünün hepsi.”
Söylerken bunları, yengecin aklında varmış elbette bir fikri.
Bu öneriyi kabul etmiş tosbağa da.
Böylece karar vermişler ertesi sabah yarışı yapmaya.
Yengeç vakit geçirmeden koşmuş tilki kardeşe,
Amacı, onu da alet etmekmiş kötü niyetine.
“Bak Tilki Kardeş,” demiş, başlamış anlatmaya,
“Aklın yatar da yardım edersen eğer bana,
Sana iki besili tavuk benden.
Yapacağın iş de zor değil zaten.
Başlayacağımız zaman biz bu yarışa,
Sen de bulunacaksın derenin kenarında.
Sanki seyretmeye gelmişsin gibi merak edip de
Dikilip duracaksın derenin dibinde.
Kuyruğunu bir savurursun yarış başlayınca,
Ben de bir zıplar, yapışır kalırım kuyruğuna.
Sonra yine merak ediyormuş gibi varırsın bitiş yerine bir koşu
Ben de kuyruğuna gizlenmiş yaklaşmış olurum buğdaya doğru.
Atlarım orada kuyruğundan aşağı, yarışı da kazanmış olurum.
Sana, demiş olduğum gibi, iki tavuk olsun borcum.”
Tilki kardeş tavukları duyunca zaten
Yengecin önerisini kabul etmiş hemen.
Ertesi sabah yarış yerine gelmiş hepsi,
Hem tosbağa, hem yengeç, hem de tilki.
Yengeç, çok kurnaz ya güya, dönmüş tosbağaya
“Bak tosbağa kardeş,” demiş, numaradan başlamış anlatmaya,
“Düşündüm de içime sinmeyecek bu iş benim,
En doğrusu sana bir avans vermeliyim.
Yok yok, ısrar etme önce sen koyul yola,
Ben ardından başlarım nasılsa yarışa.”
“Tamam,” demiş tosbağa gülerek, “olur.”
Yola koyulmuş hemen tıngır mıngır.
Tabii yengecin amacı başka,
Görünmeden binmekmiş tilkinin kuyruğuna.
Bu arada, bizim tosbağa bir gün önce
Gitmişmiş kuzeni tosbağanın yanına zekice.
Demiş, “Şu benim komşum var ya kuzenim,
Yine aklından fesatlıklar geçiriyor eminim.
Aklınca beni kandırarak
Tüm buğdayı kendine alacak.
İyi bir komşumdur aslında
Birlikte yaşadık yıllarca.
Onun bu fesatlıklarına öyle üzülüyorum ki
Bir ders verirsek aklı başına gelir belki.
Biz yarın, yarışa başlamadan önce,
Sen gidip buğday yığınına saklan, gizlice.
Yarış başlayınca da çıkıp buğdayların içinden
Başlarsın buğdayları ölçmeye hemen.
Sanki sen, sen değil benmişsin de
Yarışı bitirmişsin vaktinden önce.
Yengeç kardeş beni geçerek yapıp hilesini
Varış yerine yaklaşınca, uzaktan görünce seni,
Bırak önce şöyle bir telaşlansın,
Ah edip yansın yakılsın.
Biz  de o zaman gerçeği söyleriz ona,
Komşularımızı aldatmanın daleverayla,
Ne ayıp, ne kötü bir şey olduğunu görür,
Kendisi düşünce başka bir tuzağa, aklı başına gelir.
Sonra da ürünü kardeş payı ederiz gerçekten
Böylece herkes, hakkına düşeni alır kendi emeğinden.”
Anlaşmış iki tosbağa kafadar böylece
Düzenlerini kurmuşlar bir gece önce.
Neyse, biz dönelim sabahki yarışa:
Gözden kaybolur olmaz tosbağa,
Yengeç atlamış kuyruğuna tilkinin,
Tosbağa da gizlenmiş dibine bir dikenin.
Tilki bir koşu gitmiş bitiş yerine,
Aman Tanrım, ne görsünler bir de!
Şu uzakta buğdayların tam üstünde, tartı elinde
Ölçüp duran değil mi bizim tosbağa? Gayet rahat hem de!
Tilki ile yengeç şaşkınlıktan
Konuşamamış, düşünememiş bile bir an.
Derken, açlıktan midesi guruldayan Tilki kardeş çok sinirlenmiş,
“Ah gitti bizim iki tavuk, yine mi aç kaldım şimdi ben,” demiş.
Öyle kızmış, öyle kızmış ki yengece
Kuyruğunu vurmuş koca bir çınarın gövdesine.
Zavallı yengeç düşmüş yere olup paramparça
Aç gözlü olmanın cezasını ödemiş fazlasıyla.
Ama sadece iyi niyetle komşusuna bir ders verip
Ona doğru ile eğriyi gösterip
Sonra da kardeş payı ederek buğdayları
Mutlu bir yaşam sürmek olan amacı
Tosbağaya kalmış ürünün tümü,
O da, hayatı boyunca amaç edinmiş hep dürüstlüğü.



Günümüz çocuk edebiyatını düşününce, şu yukarıda aktarmış olduğum masalın artık yazılmayacağını fark ettim.  Muhtemelen editörler masalın şiddet içerdiğini düşünecektir.  Yengecin parçalanıp ölmesi, tosbağanın komşusunun ölümüne üzülmeden hayatına devam etmesi vs.  Bunlar törpülenecektir. Galiba artık masal dinlemenin adabını unuttuk.  Teferruatlarda kayboluyoruz.  Masalın kendi içindeki mantığını atlıyoruz.  Çocuklarımızı yazılı edebiyatta aşırı korurken çizgi filmlerdeki kafa karıştıran unsurları, şiddeti unutuyoruz.  Hiç kimse çocuklarını televizyonlardaki çizgi filmlerden koruyamaz.  Böyle bir gerçek var.  Ve çocuklar bu filmleri de seyrederek büyüyor.  Ve onları kitaplara tercih ediyor.  Onlardaki şiddet, akıl karıştıran gerçeklik olgusu, terbiyeli kitaplardan daha çok hitap ediyor çocuklara.  Vahşilik insanın doğasında var.  Onu yok saymak değil, onunla başa çıkmayı öğretmek lazım.  Masallar aslında bunu çok güzel yapıyordu.  

21 Nisan 2017 Cuma

TOSBAĞA İLE YENGEÇ

Torbalı’nın Ahmetli köyü bir Yörük köyü.  Yanlış hatırlamıyorsam 1970li yıllarda Yörükleri zorla yerleşik hayata geçirmişler.  Kışlıkları olan Ahmetli köyü o yıllardan sonra yaz kış yaşadıkları köyleri olmuş.  Niye böyle bir zorlama yapılır, ayrı bir tartışma konusu, bir gün onu da yazarım belki ama bugünkü konum başka.

1993 yılında bu köye masal derlemeye gitmiştim.  O yıl birçok köye masal derlemeye gitmiştim ve çok ilginç anılarım, masallarım oldu o sayede.  Ahmetli köyünde masalı kadınlar değil sadece erkekler anlatıyordu.  Ve ciddi bir işti  masal anlatmak.  Masalı anlatacak olan yaşlı amca hem sıcak havada, hem de gündüz gözüyle masal anlatmayı çok manasız bulmuştu ve bir türlü de havaya girememişti.  “Masal dediğin kış geceleri soba başında anlatılır,” diye de isyan etmişti.  Haklıydı tabii. 
Sonra bir iki masal anlatmıştı yine de.  Ve hayretle o köydeki tüm masalların fabl olduğunu görmüştüm.  Başka hiçbir köyde karşıma  çıkmamış olan bir durum.  Ahmetli’de masal demek, fabl demekti.  Sonra düşündüm.  Bir Yörük köyü.  Daha tabii ne olabilir?  Sürekli doğa içinde yaşamış insanlar.  Diğer insanlardan çok hayvanlarla birlikte olmuşlar.  Onlar fabl söylemesin de kim söylesin?
Adını unuttuğum o amcadan derlediğim bir masalı manzum olarak paylaşmak isterim.  Muhtemelen artık yürümüş gitmiş olan o amcam da “eşşekliğimi” affetsin, adını bir kenara not almadığım için.  Ama belki de böylesi daha güzel.  O kim bilir kaç bin yıldır anlatılan masalın 1993 yılındaki sesiydi sadece. 





                                   YENGEÇ İLE TOSBAĞA
Evvel zaman içinde
Kalbur zaman içinde,
Deve tellâl pire berber iken
Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...
Yemyeşil akan bir derenin kıyıcığında
Yaşarmış bir yengeç ile bir tosbağa.
Dere boyunda komşuluk etmişler yıllar yıllara eklendikçe
İyi kötü günleri olmuş, tanımışlar  birbirlerini iyiden iyiye.
Bir gün yine ekinleri ekmeden daha
Oturmuş çaylarını içiyorlarmış dere kenarında.
“Ah,” demiş tosbağa, “sorma yengeç kardeş
Ekin zamanı geldi çattı işin yoksa ha bre toprağı eş.
Pek hızlı sayılmam zaten bilirsin
Şu bir avuç toprağı ekmek biçmek, kesin
Bu gidişle öldürecek bir gün beni!”
Atılmış yengeç de hemen, “Ya beni, ya beni?
Ben hızlıyım senden belki ama
Gücüm az kıyasla sana.
Bir avuç buğdayı sen taşırsın bir kerede
Ben en az gidip gelirim yirmi kere.
Gel seninle ortak olalım,
Yapılacak işleri paylaşalım.
Hem daha çabuk biter işimiz
Hem de kârlı çıkarız bu işten biz.”
İkisinin de aklına yatmış bu fikir
Hemen başlamışlar işleri yapmaya bir bir.
Buğdaylar yetişmiş büyümüş, derken
İki kafadar birlikte çalışıp toplamışlar ekini hemen.
Sonunda tarlalarının yanına yığmışlar buğdayı,
Sıra gelmiş bunu etmeye kardeş payı.



Evet çok uzun oldu... Arkası yarın...😉