31 Mayıs 2013 Cuma

TALEBE

Soru sormayana cevap verilmezmiş.
Verseniz faydası olmaz zaten.  Anlamaz, boşa gider.  İnsan ancak anlayabileceği şeyi merak eder.  Merak ettiğini öğrenince de bir sonrakini merak eder. Bebekler önce etraflarındaki sesleri duyarlar, ona tepki verirler, bababababa, dedededede derler, sonra bu seslerin bir de anlamını olduğunu fark edip onu merak edince konuşmayı öğrenirler.  Ve bu böyle sürer gider.  Merak ettiğimiz oranda öğreniriz.
İşte öğrenmeye aday biri

Bize bilgiler, daha biz merak etmeden verilince öğrenmiyoruz, en iyi ihtimalle unutuyoruz.  O yüzden herkes okula gidiyor ama kimse doğru dürüst bir şey öğrenemiyor.  Çünkü hiçbirimiz "talebe" olamıyoruz.
Talebe kelimesi, talep etmekten gelir.  Bilgiyi talep edendir talebe.  Yani öğrenenin talebine göre bilgi verilir aslında. Talebe, okula giden değil yani.  Ama "düzen" böyle kurlunca talebe de anlamını yitirmiş, ne anlama geldiğini hatırlayan kalmamış.  Fonksiyon zaten sıfır.
Durum:  Vah başıma gelenler::

30 Mayıs 2013 Perşembe

DÜNYANIN ALGILANIŞI

Bizde genellikle bu dünya ve öbür dünya diye "dünya"nın varlığına tek bir açıdan bakılır.  Bu dünya şu anda içinde yaşadığımız dünyadır, diğeri ise meçhul.
Hinduların bu dünyaya farklı bir bakış açıları var.  Onlara göre bu dünya aslında üç ayrı dünyadan meydana gelir.  Aynı anda var olan üç ayrı dünya:
1. Doğal dünya
2. Kültürel dünya
3. Kişisel dünya.

Zaten varlık kavgamız da bu üç dünyayı üst üste oturtabilmekten kaynaklanıyor.  Çünkü aslında bu üçü sürekli kavga halinde.  Doğal dünyanın sınırları ile kültürel dünyanın sınırları devamlı değişiyor, birbirlerine karşı bir savaş içersindeler.  Ormanları kesip, kendimize şehir yapıyoruz.  Şehir kültürel dünyamız ama orman doğal dünyamız.  Birini var etmek için diğerini yok etmek gerekiyor.  Dengeyi sağlamak zor.  Bu da yetmezmiş gibi bir de kendi kişisel dünyamız var.  Tüm genlerimiz ve cetlerimizle biz.

Bu üç dünya nesnel üç dünyadır.  Bir de öznel üç dünyamız vardır:
1. Duyularla hissettiğimiz, görünen dünya
2. Rüyaların hayali dünyası
3. Arzuların, hatıraların, şartlandırılmaların bilinçsiz dünyası.

Sonra Hindular insan varlığının üç bedeni olduğuna inanıyor.

Ortadaki simsiyah yuvarlak ruhumuz.  Onu üç çember sarıyor.  Sırasıyla: Hatıralar, Akıl ve ten.  Bunun dışında da dünya var.
Ama arada, yani ruhla dünya arasında üç beden:
1. Hatıralar
2. Akıl
3. Ten

Onların inanışına göre ölüm aklın tenden çekilip alınmasıyla başlar.  Akıl tenden gidince hatıralar da hükümsüz kalır, ten dünyadan gelen her türlü dürtüye duyarsız ve tepkisiz olur.  Ve çürür gider.

"Arzu ile kader, dürtü ile tepki, kısmet ile özgür irade arasına sıkışıp kalmış olan jiva, (yani ruh) üç bedeniyle hapsolduğu üç dünyada huzur arar.  Bundan dolayı bütün Hindu merasimleri üç yakarışla biter: “Şanti, şanti, şanti.” (huzur, huzur, huzur) Kendimle, dünyamla ve geri kalanlar ile huzur içinde olmamı nasip et."
        Myth-Mithya, Dr.Devdutt Pattanaik.

23 Mayıs 2013 Perşembe

SÛRİŞ

Sûriş Farsça bir sözmüş, kargaşa manasında bir söz.
Reşat Ekrem Koçu en sevdiğim, okumaktan en çok zevk aldığım tarihçilerden biridir.


Kendine has benzersiz, cesur kişiliği ile Türk milletine (buradaki kastım damarlarında sadece Türk kanı akanlar değildir, HİÇ KİMSEYİ dışarıda bırakmadan hepimizi kast ediyorum, en azından ben söylerken onu kast ediyorum, benim dışımdaki kavgalar da umurumda değil) aktardığı bilgiler bir ömür değil, birkaç ömre zor sığdırılacak cinstendir.

Her neyse onun YENİÇERİLER isimli harika kitabında bir cümle vardır ki beni çok etkiliyor.

... bütün dini ibadetleri duygusuz mihaniki hareketler olmuş insanların başlarındaki şahsiyetlere karşı hürmeti yoktur, onlardan sadece korkarlar ve bir kere o korkuyu attılar mı, yeni bir yılgınlığa uğrayıncaya kadar alabildiklerine pervasız ve tahripkâr olurlar, akıl ve mantık çemberini yırtıp, tezatlar içinde hayır ve şer, hizmet ve ihanet her şeyi  yaparlar, işte buna sûriş denilir; felakettir, afettir.
                                  Reşat Ekrem Koçu, Yeniçeriler, say 269.


Hani bugün de dini ibadetlerini duygusuz mihaniki hareketlerle eda eden güruhlara sırtını dayayanlar geldiydi de aklıma.  Paylaşayım dedim.

21 Mayıs 2013 Salı

KELOĞLAN GAZETESİ ve BASIN KANUNU

Galiba bugünlerde basındaki sansüre takıldım kaldım.  Nedense dükkanda hep elime bu konuda bir şeyler geçiyor.  Geçen gün konuyu Osmanlıca bir gazete ile kaşımıştım!  Bugün biraz daha günümüze yaklaşmak istiyorum.
Yıl 1946, 23 Eylül Pazartesi

Keloğlan gazetesi.  Bu gazete ile ilgili pek bir bilgiye ulaşamadım.  Adana'da çıkartılıyormuş.  Mizahi bir yaklaşımı olduğu kesin.  İddia ettiğine göre "Anadolu Topraklarında Çıkan Gazetelerin En Çok Okunanı" imiş.
O günün konusu da aynı bugünkü gibi.  Aktarayım:
GENEL DURUM
(Hükümetimiz ve Partimiz . . . . .fakat yarınki dünyada. . . . .olamadığından naşi . . . . . fırsat düştükçe  . . . . . yapılmamıştır.  Eğer domates salçası. . . . .  Van depreminde. . . . .balık ihracatından. . . . . .kırmızı turp. . . . . .vuku bulmuştur.)  Yeni Basın Kanuniyle başını belaya sokmamak ve üç sene, beş sene zindanda yatmamak için Basınımızın bundan sonra emniyetle yazabileceği şekil budur.  Biz de enayi olmadığımızdan iç politika hakkında bu kadar uzun ve derin (!) izahat verdikten sonra dış olaylara geçiyoruz:

Hatta o gün yayınladıkları karikatürün altında yazanlar da şöyle:
Basın Kanunu karşısında Basın
Karatepeli-- Yaz Keloğlan; filanca Bucak, İlçe oluyormuş.
Keloğlan--  Yazamam; İçişleri Bakanlığı yalandır dedi mi, haydi beş sene deliğe!.
Karatepeli-- Öyleyse etin pahalandığını yaz!.
Keloğlan-- Ortalığı heyecana düşürdü diye sekiz sene ceza yiyemem.
Karatepeli--  Allah Allaaah!.  Onu yazma, bunu yazma!.  Pekala, ne yazacağız birader?...
Keloğlan--  Çinde savaş, Hidistanda açlık, Fransada seçim, Afrikada çekirge!.  Türk milleti okusun da Dünyadan haberdar olsun!!!...

Evet, kırk gün kırk gece yol gidip, dönüp arkaya bakınca bir arpa boyu bile yol gitmemiş olmak bu olsa gerek.

18 Nisan 2013 Perşembe

SANSÜR

Malumunuz.  Sansür Türk basınının büyük derdi.  Her yerde sansür var, kimse istediğini dilediğince yazamıyor.  Ama yazıyormuş, hiç sansür yokmuş gibi yapıyor.  En azından bir kısmı.  Ama herkes biliyor ki, şu anda Türkiye'de büyük bir sansür var.  Sadece istenilen haberler bize, istenildiği şekliyle iletiliyor.
E bu yeni bir haber değil.  Eskiden de böyleymiş.  Teee Osmanlı devrinde.  Örnek mi istiyorsunuz?  Ahanda örnek:  Karagöz gazetesi

Böyle bakınca her şey normal görünüyor.  Ama bir de arka sayfasına bakalım:
Sayfasının üst yarısı bomboş.  Ve bu bomboş alanda bir yazı.  Şöyle diyor:
Resim, Sansür tarafından tayy edilmiştir. (kesilmiş, kaldırılmıştır)
Şimdi bir soru soruyorum.  Hangisi daha şereflice?  Sansüre uğrayıp, bunu okuruna aynen söyleyebilmek mi, yoksa sansüre uğrayıp, uğramamış numarası yapmak mı?
Ne oldu bize?  Şerefimiz, haysiyetimiz, cesaretimiz nereye gitti?
Bu gazete elime geçince, dayanamadım, hislerimi paylaşayım dedim.
Ha gazetenin tarihini merak edenlere: 25 şubat 1336, yani 1920.

28 Mart 2013 Perşembe

DÜKKAN KAZAN BEN KEPÇE



Geçtiğimiz hafta depoyu temizlemek zorunda kaldım.  Korkunçtu tabii ama bu eziyet sırasında unutulmuş neler buldum neler.

Şimdi bu ne diyeceksiniz.  Tabii buna bakınca pek bir şey anlaşılmıyor.  Şunu bir deneyin:
Sanki bir ata benzemiyor mu?

                                               WU73662A4 WISE KIZILDERİLİ ATLI

Bunlar eski oyuncak kalıpları.  1969 tarihli.  Kurşun asker dökmek için kalıp.  Atlar var, kızılderililer var, kovboylar var.

Mesela bunlar kovboyların ayakları.

Eskiden, her şey bu kadar markalaşmadan, her şey dışarıdan ithal edilmeden,  Toyz ile başlayan oyuncakçı zincirleri açılmadan önceleri mahallelerde oyuncakçı amcalar olurdu.  Bunların büyük bir kısmı sattıkları oyuncakların bir kısmını kendileri imal ederlerdi.  Bazen de böyle kalıplar kullanarak.  Bu minik kalıplar geçmiş o zamanların yadigârları.  Oyuncakların henüz ruhlarının olduğu zamanlara ait yadigârlar.  Bunlar Pinokyo'nun kardeşleri, Chucky'nin değil.