2 Mayıs 2017 Salı

MASAL

Bugünkü masalım kısa ve güncel:

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde saf insanlar yaşarmış internet çağı denen bir çağda hüküm süren garabet bir hükümetin yönettiği cennet gibi topraklarda.
Gelin görün ki bir zaman sonra bazı aklı evveller kötü emelleri için bu saf insanları kandırmaya başlamışlar. “Efendim,” demişler, “artık internet çağındayız.  Bilgiye ulaşmak çok hızlı ve çok kolay.  Atın ansiklopedilerinizi.  Ne hantal şeyler onlar öyle.  Modası geçmiş.  Kitabın zamanı bitti.  Artık her şey bilgisayardan.  Akıllı telefonlarla bile tüm bilgiye ulaşabilirsiniz.  Zamanı geçti artık ansiklopedilerin.  Atın, yakın, yok edin...  Ay inanamıyorum ne modası geçmiş, ne bağnaz, ne örümcek kafalısınız böyle!”
--   Ama ya bir şey olursa?
--  Ne?
--  Yani ne bileyim, elektrikler kesilir, internet kesilir vs.
--  Bir süreliğine canım.  Sürekli olmaz ya.
--  Ya savaş çıkarsa, tüm internet bağlantısı kesilirse. Uzun süreliğine
--  Yok artık.
--  Ya da ne bileyim nasıl Facebook’a, Twitter’a bazen erişim engelleniyor, vikipedi'ye falan da engellenirse.

--  Daha neler...

26 Nisan 2017 Çarşamba

YENGEÇ İLE TOSBAĞA'NIN DEVAMI....

Bizim yan gezen yengeç aslında
Dürüst değilmiş, kötülük varmış aklında.
Sırf kendisinin olsun istiyormuş buğdayın hepsi
Aklından  bin bir düzen kuruyormuş gizli gizli.
Yengeç hemen davranmış, kurnaz ya,
“Gel bir yarışa tutuşalım,” demiş tosbağaya.
“Başlayalım koşmaya dere kenarından,
Yanına önce kim varırsa buğdayların,
Onun olsun topladığımız  ürünün hepsi.”
Söylerken bunları, yengecin aklında varmış elbette bir fikri.
Bu öneriyi kabul etmiş tosbağa da.
Böylece karar vermişler ertesi sabah yarışı yapmaya.
Yengeç vakit geçirmeden koşmuş tilki kardeşe,
Amacı, onu da alet etmekmiş kötü niyetine.
“Bak Tilki Kardeş,” demiş, başlamış anlatmaya,
“Aklın yatar da yardım edersen eğer bana,
Sana iki besili tavuk benden.
Yapacağın iş de zor değil zaten.
Başlayacağımız zaman biz bu yarışa,
Sen de bulunacaksın derenin kenarında.
Sanki seyretmeye gelmişsin gibi merak edip de
Dikilip duracaksın derenin dibinde.
Kuyruğunu bir savurursun yarış başlayınca,
Ben de bir zıplar, yapışır kalırım kuyruğuna.
Sonra yine merak ediyormuş gibi varırsın bitiş yerine bir koşu
Ben de kuyruğuna gizlenmiş yaklaşmış olurum buğdaya doğru.
Atlarım orada kuyruğundan aşağı, yarışı da kazanmış olurum.
Sana, demiş olduğum gibi, iki tavuk olsun borcum.”
Tilki kardeş tavukları duyunca zaten
Yengecin önerisini kabul etmiş hemen.
Ertesi sabah yarış yerine gelmiş hepsi,
Hem tosbağa, hem yengeç, hem de tilki.
Yengeç, çok kurnaz ya güya, dönmüş tosbağaya
“Bak tosbağa kardeş,” demiş, numaradan başlamış anlatmaya,
“Düşündüm de içime sinmeyecek bu iş benim,
En doğrusu sana bir avans vermeliyim.
Yok yok, ısrar etme önce sen koyul yola,
Ben ardından başlarım nasılsa yarışa.”
“Tamam,” demiş tosbağa gülerek, “olur.”
Yola koyulmuş hemen tıngır mıngır.
Tabii yengecin amacı başka,
Görünmeden binmekmiş tilkinin kuyruğuna.
Bu arada, bizim tosbağa bir gün önce
Gitmişmiş kuzeni tosbağanın yanına zekice.
Demiş, “Şu benim komşum var ya kuzenim,
Yine aklından fesatlıklar geçiriyor eminim.
Aklınca beni kandırarak
Tüm buğdayı kendine alacak.
İyi bir komşumdur aslında
Birlikte yaşadık yıllarca.
Onun bu fesatlıklarına öyle üzülüyorum ki
Bir ders verirsek aklı başına gelir belki.
Biz yarın, yarışa başlamadan önce,
Sen gidip buğday yığınına saklan, gizlice.
Yarış başlayınca da çıkıp buğdayların içinden
Başlarsın buğdayları ölçmeye hemen.
Sanki sen, sen değil benmişsin de
Yarışı bitirmişsin vaktinden önce.
Yengeç kardeş beni geçerek yapıp hilesini
Varış yerine yaklaşınca, uzaktan görünce seni,
Bırak önce şöyle bir telaşlansın,
Ah edip yansın yakılsın.
Biz  de o zaman gerçeği söyleriz ona,
Komşularımızı aldatmanın daleverayla,
Ne ayıp, ne kötü bir şey olduğunu görür,
Kendisi düşünce başka bir tuzağa, aklı başına gelir.
Sonra da ürünü kardeş payı ederiz gerçekten
Böylece herkes, hakkına düşeni alır kendi emeğinden.”
Anlaşmış iki tosbağa kafadar böylece
Düzenlerini kurmuşlar bir gece önce.
Neyse, biz dönelim sabahki yarışa:
Gözden kaybolur olmaz tosbağa,
Yengeç atlamış kuyruğuna tilkinin,
Tosbağa da gizlenmiş dibine bir dikenin.
Tilki bir koşu gitmiş bitiş yerine,
Aman Tanrım, ne görsünler bir de!
Şu uzakta buğdayların tam üstünde, tartı elinde
Ölçüp duran değil mi bizim tosbağa? Gayet rahat hem de!
Tilki ile yengeç şaşkınlıktan
Konuşamamış, düşünememiş bile bir an.
Derken, açlıktan midesi guruldayan Tilki kardeş çok sinirlenmiş,
“Ah gitti bizim iki tavuk, yine mi aç kaldım şimdi ben,” demiş.
Öyle kızmış, öyle kızmış ki yengece
Kuyruğunu vurmuş koca bir çınarın gövdesine.
Zavallı yengeç düşmüş yere olup paramparça
Aç gözlü olmanın cezasını ödemiş fazlasıyla.
Ama sadece iyi niyetle komşusuna bir ders verip
Ona doğru ile eğriyi gösterip
Sonra da kardeş payı ederek buğdayları
Mutlu bir yaşam sürmek olan amacı
Tosbağaya kalmış ürünün tümü,
O da, hayatı boyunca amaç edinmiş hep dürüstlüğü.



Günümüz çocuk edebiyatını düşününce, şu yukarıda aktarmış olduğum masalın artık yazılmayacağını fark ettim.  Muhtemelen editörler masalın şiddet içerdiğini düşünecektir.  Yengecin parçalanıp ölmesi, tosbağanın komşusunun ölümüne üzülmeden hayatına devam etmesi vs.  Bunlar törpülenecektir. Galiba artık masal dinlemenin adabını unuttuk.  Teferruatlarda kayboluyoruz.  Masalın kendi içindeki mantığını atlıyoruz.  Çocuklarımızı yazılı edebiyatta aşırı korurken çizgi filmlerdeki kafa karıştıran unsurları, şiddeti unutuyoruz.  Hiç kimse çocuklarını televizyonlardaki çizgi filmlerden koruyamaz.  Böyle bir gerçek var.  Ve çocuklar bu filmleri de seyrederek büyüyor.  Ve onları kitaplara tercih ediyor.  Onlardaki şiddet, akıl karıştıran gerçeklik olgusu, terbiyeli kitaplardan daha çok hitap ediyor çocuklara.  Vahşilik insanın doğasında var.  Onu yok saymak değil, onunla başa çıkmayı öğretmek lazım.  Masallar aslında bunu çok güzel yapıyordu.  

21 Nisan 2017 Cuma

TOSBAĞA İLE YENGEÇ

Torbalı’nın Ahmetli köyü bir Yörük köyü.  Yanlış hatırlamıyorsam 1970li yıllarda Yörükleri zorla yerleşik hayata geçirmişler.  Kışlıkları olan Ahmetli köyü o yıllardan sonra yaz kış yaşadıkları köyleri olmuş.  Niye böyle bir zorlama yapılır, ayrı bir tartışma konusu, bir gün onu da yazarım belki ama bugünkü konum başka.

1993 yılında bu köye masal derlemeye gitmiştim.  O yıl birçok köye masal derlemeye gitmiştim ve çok ilginç anılarım, masallarım oldu o sayede.  Ahmetli köyünde masalı kadınlar değil sadece erkekler anlatıyordu.  Ve ciddi bir işti  masal anlatmak.  Masalı anlatacak olan yaşlı amca hem sıcak havada, hem de gündüz gözüyle masal anlatmayı çok manasız bulmuştu ve bir türlü de havaya girememişti.  “Masal dediğin kış geceleri soba başında anlatılır,” diye de isyan etmişti.  Haklıydı tabii. 
Sonra bir iki masal anlatmıştı yine de.  Ve hayretle o köydeki tüm masalların fabl olduğunu görmüştüm.  Başka hiçbir köyde karşıma  çıkmamış olan bir durum.  Ahmetli’de masal demek, fabl demekti.  Sonra düşündüm.  Bir Yörük köyü.  Daha tabii ne olabilir?  Sürekli doğa içinde yaşamış insanlar.  Diğer insanlardan çok hayvanlarla birlikte olmuşlar.  Onlar fabl söylemesin de kim söylesin?
Adını unuttuğum o amcadan derlediğim bir masalı manzum olarak paylaşmak isterim.  Muhtemelen artık yürümüş gitmiş olan o amcam da “eşşekliğimi” affetsin, adını bir kenara not almadığım için.  Ama belki de böylesi daha güzel.  O kim bilir kaç bin yıldır anlatılan masalın 1993 yılındaki sesiydi sadece. 





                                   YENGEÇ İLE TOSBAĞA
Evvel zaman içinde
Kalbur zaman içinde,
Deve tellâl pire berber iken
Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...
Yemyeşil akan bir derenin kıyıcığında
Yaşarmış bir yengeç ile bir tosbağa.
Dere boyunda komşuluk etmişler yıllar yıllara eklendikçe
İyi kötü günleri olmuş, tanımışlar  birbirlerini iyiden iyiye.
Bir gün yine ekinleri ekmeden daha
Oturmuş çaylarını içiyorlarmış dere kenarında.
“Ah,” demiş tosbağa, “sorma yengeç kardeş
Ekin zamanı geldi çattı işin yoksa ha bre toprağı eş.
Pek hızlı sayılmam zaten bilirsin
Şu bir avuç toprağı ekmek biçmek, kesin
Bu gidişle öldürecek bir gün beni!”
Atılmış yengeç de hemen, “Ya beni, ya beni?
Ben hızlıyım senden belki ama
Gücüm az kıyasla sana.
Bir avuç buğdayı sen taşırsın bir kerede
Ben en az gidip gelirim yirmi kere.
Gel seninle ortak olalım,
Yapılacak işleri paylaşalım.
Hem daha çabuk biter işimiz
Hem de kârlı çıkarız bu işten biz.”
İkisinin de aklına yatmış bu fikir
Hemen başlamışlar işleri yapmaya bir bir.
Buğdaylar yetişmiş büyümüş, derken
İki kafadar birlikte çalışıp toplamışlar ekini hemen.
Sonunda tarlalarının yanına yığmışlar buğdayı,
Sıra gelmiş bunu etmeye kardeş payı.



Evet çok uzun oldu... Arkası yarın...😉

18 Nisan 2017 Salı

OLMAK YA DA OLMAMAK, GERÇEKTEN BÜTÜN MESELE BURADA

Evet... Ben eski savaşıma geri döneyim: Varlık savaşı.

To be or not to be.  Bir süredir ayağımın altındaki zemini çekip aldılar.  Boşlukta bıraktılar.
“Yaptılar...ettiler...”  Kim ya bunlar?  Niye kendi kendime yaptığım şeyleri başkasına atıyorum?  Baştan yazıyorum, düzelterek:  Bir süredir nereye bastığımı şaşırdım, kendimi bir boşluğa bıraktım.  Bunu yapmamın sebebi başkaları olabilir.  Yani etrafta öyle abuk sabuk şeyler oluyor ki, beş duyumu kaybettim neredeyse, muhakeme kabiliyetimle birlikte.  İnanılmaz bir hızla olaylar gelişiyor ve benim hiçbir etkim yok bu olaylarda.  Ne bana soruyorlar bunları yaparken, ne de benim müdahalemi bir taraflarına takan var. 

Kararım kesindi, diyordum ki, bunların mevcudiyetini meşrulaştırmak için bir daha sandığa gidip oy moy kullanmayacağım.  Ama şu son referandumda, bu başka, bu seçim değil, bu varlık savaşı, gitmem lazım, dedim.  Pek lazımmış.  Yine sonuç aynı.  Bu mahlukatın seçimleri benim sayemde meşru oldu ama bu olaydaki tek katkım bu!  Gerisi koca bir üç kağıt çünkü.  Kazanmam mümkün olmayan bir üçkağıt oyunu.  Bul karayı, al parayı.  Bulman mümkün değil.  Ama parayı kaptırdık yine.  Bundan sonra kaptırmayacağım.  Ben ben olarak varlığımı muhafaza etme savaşıma geri dönüyorum.  Zaten beni  kabul etmedikleri  savaşları onların olsun.


Mesele kendimce bulduğum doğruyu başkalarıyla paylaşmak benim için.  O doğruyu bulmaya çalışmak ve bunu yaparken yanlış yapmamaya çalışmak.  Kimsenin hakkına tecavüz etmemek ama kendime de tecavüz ettirmemek.  Ve mutlu olmak. Huzurla yapmak.  Bir şeyleri başardıkça kıvanç duymak.  Paylaşmak bunları, bunları yok etmeye, engellemeye çalışanlara çaktırmadan ki ne üstüme saldırsınlar, ne  de söylediklerime.  O yüzden diyorum sırları ve doğruları aktarmanın en güzel yolu ya çocuk oyunları, ya masallar.  Tüm sır onlarda gizli.  Mitolojiler, masallar...  Onları çocuk işi, kadın işi görüyor hala ahmaklar.  Ay aman uyanmasınlar.

31 Mayıs 2013 Cuma

TALEBE

Soru sormayana cevap verilmezmiş.
Verseniz faydası olmaz zaten.  Anlamaz, boşa gider.  İnsan ancak anlayabileceği şeyi merak eder.  Merak ettiğini öğrenince de bir sonrakini merak eder. Bebekler önce etraflarındaki sesleri duyarlar, ona tepki verirler, bababababa, dedededede derler, sonra bu seslerin bir de anlamını olduğunu fark edip onu merak edince konuşmayı öğrenirler.  Ve bu böyle sürer gider.  Merak ettiğimiz oranda öğreniriz.
İşte öğrenmeye aday biri

Bize bilgiler, daha biz merak etmeden verilince öğrenmiyoruz, en iyi ihtimalle unutuyoruz.  O yüzden herkes okula gidiyor ama kimse doğru dürüst bir şey öğrenemiyor.  Çünkü hiçbirimiz "talebe" olamıyoruz.
Talebe kelimesi, talep etmekten gelir.  Bilgiyi talep edendir talebe.  Yani öğrenenin talebine göre bilgi verilir aslında. Talebe, okula giden değil yani.  Ama "düzen" böyle kurlunca talebe de anlamını yitirmiş, ne anlama geldiğini hatırlayan kalmamış.  Fonksiyon zaten sıfır.
Durum:  Vah başıma gelenler::

30 Mayıs 2013 Perşembe

DÜNYANIN ALGILANIŞI

Bizde genellikle bu dünya ve öbür dünya diye "dünya"nın varlığına tek bir açıdan bakılır.  Bu dünya şu anda içinde yaşadığımız dünyadır, diğeri ise meçhul.
Hinduların bu dünyaya farklı bir bakış açıları var.  Onlara göre bu dünya aslında üç ayrı dünyadan meydana gelir.  Aynı anda var olan üç ayrı dünya:
1. Doğal dünya
2. Kültürel dünya
3. Kişisel dünya.

Zaten varlık kavgamız da bu üç dünyayı üst üste oturtabilmekten kaynaklanıyor.  Çünkü aslında bu üçü sürekli kavga halinde.  Doğal dünyanın sınırları ile kültürel dünyanın sınırları devamlı değişiyor, birbirlerine karşı bir savaş içersindeler.  Ormanları kesip, kendimize şehir yapıyoruz.  Şehir kültürel dünyamız ama orman doğal dünyamız.  Birini var etmek için diğerini yok etmek gerekiyor.  Dengeyi sağlamak zor.  Bu da yetmezmiş gibi bir de kendi kişisel dünyamız var.  Tüm genlerimiz ve cetlerimizle biz.

Bu üç dünya nesnel üç dünyadır.  Bir de öznel üç dünyamız vardır:
1. Duyularla hissettiğimiz, görünen dünya
2. Rüyaların hayali dünyası
3. Arzuların, hatıraların, şartlandırılmaların bilinçsiz dünyası.

Sonra Hindular insan varlığının üç bedeni olduğuna inanıyor.

Ortadaki simsiyah yuvarlak ruhumuz.  Onu üç çember sarıyor.  Sırasıyla: Hatıralar, Akıl ve ten.  Bunun dışında da dünya var.
Ama arada, yani ruhla dünya arasında üç beden:
1. Hatıralar
2. Akıl
3. Ten

Onların inanışına göre ölüm aklın tenden çekilip alınmasıyla başlar.  Akıl tenden gidince hatıralar da hükümsüz kalır, ten dünyadan gelen her türlü dürtüye duyarsız ve tepkisiz olur.  Ve çürür gider.

"Arzu ile kader, dürtü ile tepki, kısmet ile özgür irade arasına sıkışıp kalmış olan jiva, (yani ruh) üç bedeniyle hapsolduğu üç dünyada huzur arar.  Bundan dolayı bütün Hindu merasimleri üç yakarışla biter: “Şanti, şanti, şanti.” (huzur, huzur, huzur) Kendimle, dünyamla ve geri kalanlar ile huzur içinde olmamı nasip et."
        Myth-Mithya, Dr.Devdutt Pattanaik.